YAZAR KAAN GÖKTAŞ'IN KİŞİSEL GÜNLÜĞÜ...

0 notes

yurttaş haberciliği ve ergenekon notları…

bugün, ilginç bir yeni medya deneyimi için, silivri cezaevi’nde görülen ergenekon duruşmasındaydım…

bugüne kadar, silivri’de oturmama rağmen, gazeteci kimliğimle cezaevi’nde ve duruşmalarda olmaktan özellikle kaçındım. siyasi geçmişim, duruşum ve görüşlerim belli… hal böyle olunca, bir de gazetecilik eylemini buraya katarsam, üzerime yapışmasından çekindim. “reha muhtar atina’dan bildiriyor.” misali bir sorumluluğu üzerime almaktan kaçındım. bunda en büyük etken, kariyer planlarımın farklı yönde olmasıydı kuşkusuz…

ancak 140journos ekibiyle tanışınca, bugüne kadar kaçındığım bu sorumluluğu, bu defa gönüllü olarak yerine getirdim. 140journos, en basit ve yalın ifadeyle “yurttaş haberciliği” yapan bir grup gönüllüden oluşuyor. kendilerini “yaratıcı profesyoneller ağı” olarak tanımlayan yaratıcı fikirler enstitüsü‘nün organize ettiği 140journos hareketi, geleneksel medyaya karşı, sansürsüz, bağımsız bir medya platformu… isminden de anlaşlabileceği gibi twitter üzerinden habercilik yapan 140journos’u ben radikal’de yayınlanan bir röportajlarından sonra tanıdım.

sosyal medyayı, blogları, twitter, facebook, instagram gibi platformları yoğun olarak kullanan, meslek hayatının son döneminde ağırlıklı olarak yeni medya platformlarında üretkenlik gösteren biri olarak, bu harekete sessiz, tepkisiz kalamazdım elbette…

140journos ekibine dahil olduktan sonra, hareketin ruhuna en uygun katkının, bir avuç muhalif yayının harici, tüm kartel medya gruplarının, amiral gemilerinin, yandaş habercilerin sırt döndükleri, görmezden geldikleri ergenekon davasını canlı yayınlamak olduğuna karar verdik.

bugün, bu amaç için silivri cezaevi’nde sabahtan itibaren yerimi aldım. soundcloud üzerinden sesli röportajlar, fotoğraf paylaşımları ve en önemlisi, duruşmada yaşananlardan, sanıkların savunmalarından satır başları ile twitter’dan tüm gün boyunca paylaşımlarda bulunduk. hareketin doğası gereği, duruşmaları takip eden medya organlarından en iyi ihtimalle saatler önce okurlara haber sunmuş olduk…

medyanın geleceği, klasik medya organlarının, sansürcü, filtreci yapıların sonunun geldiğine dair, umut verici ve eğitici bir deneyimdi… kendi adıma; 140journos ve benzeri hareketler için çalışmalarım devam edecek…

duruşma salonunda sabahtan akşama kadar saatler boyunca konuşmaları dinleyip notlar alırken, gözüme bir çok şey çarptı, bir kısmını -hiç gündemimde yokken- bu bloga yazmak için defterime kaydettim…

öncelikle, hemen her şeyin google’landığı bu devirde başka kaynaklarda da mutlaka daha geniş çaplı günceler vardır ancak, gelip duruşma izlemek isteyenler için bir kaç merak edilen konuya değinmek istiyorum.

duruşma salonu, silivri cezaevi‘nin içerisinde. silivri cezaevi’ne nasıl ulaşabileceğiniz konusunda internette bir çok bilgi var. duruşmalara her isteyen girebiliyor. birisinin yakını, akrabası, avukat ya da basın mensubu olmak zorunda değilsiniz. girişte kimliğinizi bırakıyorsunuz, cep telefonu, kamera, flash bellek gibi içeriye sokulması yasak bazı elektronik eşyalarınızı emanete teslim ediyorsunuz. duruşmalar sabahtan akşama -bazen geceye- kadar sürüyor, yaklaşık 2 saatte bir molalar veriliyor. misafirler bu molalarda ya da istedikleri her hangi bir anda dışarı çıkıp, sigara-çay içebiliyor… ayrıca duruşmaların sonuna kadar beklemek zorunda değilsiniz, istediğiniz zaman duruşma salonundan çıkabilir, istediğiniz zaman tekrar girebilirsiniz. duruşma salonu içinde ziyaretçilere hizmet veren bir restoran, bir de kafeterya var. ancak benim tavsiyem, oraya kadar gitmişken hemen karşıda konuşlanan vardiya bizde platformu’nun nöbet çadırlarına uğrayın.

duruşma salonunun içiyle ilgili de bazı notlarım var; birincisi içeri girdiğiniz andan itibaren müthiş rahatsız edici bir “biri bizi gözetliyor” durumuyla karşı karşıya kalıyorsunuz. her taraf kamera dolu, her an üzerinizde gözler var… üstelik nerede oturursanız oturun, üzerinize sarkan mikrofonlar fazlasıyla asabınızı bozacak. bunu gözünüzde şöyle canlandırın, bir kaç metrede bir tavandan kablolar sarkıyor, hemen başınızın üzerinde bitiyor ve bu kabloların ucunda hassas mikrofonlar var… uzaktan bakıldığında duruşma salonu örümcek ağlarıyla sarılmış sarmalanmış gibi… kameralardan kaçışınız yok, üstelik hemen karşınızdaki dev perde ekranlardan, kendinizi göreceksiniz…

duruşma salonu, spor salonundan bozma olduğu için çok yüksek tavanlı… bu durum ve salonun yerleşim planı, rahatsız edici bir boşluk, bir izolasyon duygusu oluşturuyor. sanırım amaç tutukluların üzerinde psikolojik etki bırakmak… üstelik güvenlik nedeniyle alınan kimi önlemler, örneğin zaten kısıtlı olan pencerelerin kalın perdelerle kapatılması, metal küpeşteler, labirent gibi koridorlar da bu etkiyi pekiştiriyor. duruşma salonunun içerisinde her yarım saatte bir askerlerin nöbet değiş-tokuşu yapması da bana çocukluğumda trt’nin açılış-kapanışında izlediğim anıtkabir önündeki törenleri hatırlattı…

ancak tüm bu mekanik, tüm bu izole, tüm bu buz gibi atmosferde dahi, beşeri hasletlerin diri kaldığı anlar sık sık yaşanıyor… molalarda tutuklu sanıkların, kendilerine ayrılan alanın en sonuna kadar gelip, arada geniş bir koridor ve küpeşteler olmasına rağmen izleyici tarafındaki yakınlarıyla, misafirleriyle ayak üstü konuşmaları, dertleşmeleri en sıcak anlar. tutuklu sanıklarla duruşma esnasında en rahat görüşebilenler, avukatları… avukatlar, o bölüme rahatça girip sanıklarla görüşebiliyor, dokunabiliyor. genelde izleyici kısmındaki misafirler de, mesajlarını ya da selamlarını, avukatlar aracılığıyla salonun daha içlerine iletiyor. işte bu atmosferde, diğer tutuklulara oranla çok şanslı iki isim var; emekli tuğgeneral veli küçük ve emekli albay dursun çiçek… çünkü ikisinin de kızları avukat ve sürekli babalarıyla beraberler. çoğu sanığın -ki içlerinde yaklaşık 5 yıldır tutuklu olanlar da var- çocuklarını, eşlerini ne denli kısıtlı görebildikleri göz önüne alındığında, bu durum büyük bir nimet… duruşma sırasında babasının hemen hizasında oturup, geçerken elini öpen zeynep küçük ya da tüm molalarda, aralarda babasıyla sarmaş dolaş olan, sanki duruşma salonunda değil de, baba-kız pazar gezmesine çıkmışlar gibi neşe saçan irem çiçek‘i gıptayla izledim. özellikle irem çiçek’in sürekli gülen yüzü ve pozitif enerjisinin salonun en dibine kadar yansıdığını belirtmem gerek…

duruşmalarla ilgili bir çok yorumda daha bulunabilirim, ancak bunların bir çoğu, bu blogun ruhuna pek uymayan siyasi tespitler olacaktır, bunların daha fazlasını zaten odatv ve bilgiagi.net‘teki yazılarımda yapıyorum.

Filed under 140journos ergenekon duruşması silivri cezaevi yurttaş haberciliği yeni medya

0 notes

uçup giden dosyalar…

ikinci kitabım olan oldu da bitti maşaallah‘ın normal şartlarda şu an çoktan elinizde olması gerekiyordu. ancak beklenmeyen gelişmeler, kitabın basımını geciktirdi. önce, geçtiğimiz yayın döneminden bekleyen kitapların sarkması ve zincirleme olarak takvimi ileri itmesi söz konusu oldu. tam bunu aştık derken, daha da korkunç bir şey yaşadık.

kitabı basacak olan ozan yayıncılık‘ın sahibi mustafa demir’in arabasının camı kırıldı ve dizüstü bilgisayarı çalındı

haberi aldıktan sonraki günlerde yaptığımız bir çok telefon görüşmesinde ortaya çıktı ki, benim kitabımın editörden gelmiş, yani baştan sonra okunmuş, eklemeler-çıkarmalar yapılmış, imla hataları düzeltilmiş, basıma hazır son hali de dahil olmak üzere, yüzlerce çok önemli dosya, uçup gitmiş…

kitap dosyaları, editörlerden teker teker geri toplandı, e-posta hesaplarının gelen kutuları, silinmiş posta klasörleri didik didik edildi. örneğin ben kitaplarımla ilgili tüm dosyaları hem google drive‘da, hem dropbox‘ta yedek tuttuğum için bir kısmı sorunsuz kurtarıldı… ancak bu bile, haftalarca zaman kaybı, vakit israfı olarak bize geri döndü…

bu esnada, etrafımdakilere bulut yedekleme sistemlerinden, online dosya senkronizasyonlarından bol bol bahsettim. zira, damdan düşenin halinden, damdan düşen anlar… geçmişte üç kez büyük dosya kıyımları yaşamış bir insan olarak, iki kez o dosyalar olmadan yaşayabilmeyi, üçüncüde ise o dosyaları kaybolmayacak, silinmeyecek, çalınmayacak biçimde depolamayı öğrendim…

ilk olayda, kendi dergimi ve gazetemi yayınlıyordum. tam burada ufak bir teknik not düşmek zorundaydım; eskiden ntfs ve ext dosya türleri arasında ciddi bir uyuşmazlık sorunu vardı… yayıncılık şirketi olarak, tamamen linux kullanımına geçtiğimizde, bu anlaşmazlığın kurbanı olmuştuk… faturası büyüktü; dev bir fotoğraf, görsel arşivi, dergi ve gazetelerin sayfa şablonları, yine o zaman yürüttüğümüz tüm web işlerinin dosyaları… kısacası bir dijital yayıncılık şirketinin tüm malvarlığı uçtu gitti… yeniden toparlamamız imkansızdı, sadece işlerimizi sürdürebilecek kadarını yeniden oluşturmamız aylar aldı…

ikincide, tüm kişisel dosyalarımın ve arşivimin bulunduğu harici harddiskin zarar görmesiyle tekrar en başa döndüm. bunlara, türkçe rap ile ilgilendiğim yıllarda edindiğim emsalsiz bir mp3 arşivi de dahildi ki, bu şarkıların bir kısmı şu an ne bende var, ne de yasal müzik siteleri dahil olmak üzere, internette müzik (ve video) stream eden hiç bir mecrada… bilmiyorum, şarkıların kendi hak sahiplerinde bile var mıdır, zira bir kısmı konser kayıtları ya da demolardı…

üçüncüde ise, burada da hikayesini anlattığım bir işletim sistemi kurulumu esnasında yine kişisel arşivimin neredeyse tamamını yitirdim. yaklaşık 10 senelik haber fotoğrafı arşivi, bir çok döküman ve kişisel yazışmalar siber çöplüğü boyladı…

bu üç olayın ardından, sahip olduğum tüm dosyaları ve arşivleri internetteki sunucularda tutmaya başladım… bununla ilgili çeşitli yazılarda da yöntemlerimi anlattım. (1, 2 ve 3)

dropbox, ttnet bulutu ve google drive gibi yedekleme / senkronizasyon hizmetlerinin ücretsiz paketleri, bir çok kişi için yeterli… büyük boyutlu arşivleme yapmak isteyenler için de, fiyatlar oldukça makul, hatta aynı boyutlardaki fiziki yedekleme sistemleriyle (taşınabilir harddiskler, flash diskler vs.) karşılaştırınca çok çok ucuz… fotoğraf albümlerini tutmak için picasa, flickr hatta facebook gibi çözümler, video dosyaları için youtube, vimeo gibi siteler rahatlıkla kullanılabilir. dökümanlarınızı google ya da microsoft’un web tabanlı çözümlerinizde oluşturup, saklayabilirsiniz.

hatta, öyle bir noktadayız ki, bilgisayarınızda, cihazınızda hiç bir dosya barındırmayıp, tüm içeriği stream etmeniz dahi mümkün… ki ben öyle yapıyorum; tüm döküman ve dosyalarım dropbox ve google drive üzerinde yüklü, fotoğraflarımı anında picasa’ya yüklüyorum, videolarımı youtube’a… bilgisayarımda da, iPad ya da iPhone’umda da dosya tutmuyorum… film izleyeceksem video sitelerinden, müzik dinleyeceksem ttnet müzik, turkcell müzik ya da fizy gibi servislerden stream ediyorum..

şu an tabletimin çalınması, netbook’umun suya düşmesi, laptop’umun kırılması, telefonumun kaybolması gibi herhangi bir durumda, kaybedeceğim, arkasından üzüleceğim hiç bir içerik yok… her şey bir kullanıcı adı ve bir şifreyle, bir internet bağlantısı ile erişilebilir halde…

teknolojinin tüm nimetleri ayaklarınızın altına sunulmuşken, dökümanlarına, dosyalarına, yedek almayacak, bir yere yüklemeyecek, senkronize etmeyecek kadar bile değer vermeyenlerin kendilerine olan bu güvenleri ve her şeylerini yitirdikten sonraki çırpınışları bana çok ironik geliyor…

Filed under bulut bulut bilişim cloud clouding google Google Docs dropbox yedekleme

0 notes

köşe yazarı adaylarına 7 tavsiye…

yaklaşık 13 senedir yazıyorum. yaşımla oranlandığında, ömrümün yarısı eder… ileriki yıllarda mesleğimin değişmeyeceğini, kaldı ki yeni medya platformlarının gelişmesi sayesinde nerede, hangi koşulda olursam olayım yazacak mecra sıkıntısı çekmeyeceğimi göz önüne alırsak, ortalama bir ömrün büyük çoğunluğu yazmakla geçecek.

klişe bir cümle olacak ama yazmak benim için bir tutku, bir ihtiyaç… yazdığım kadar iyi de konuşurum ancak, kendimi ifade etme biçimi hatta iletişim yöntemi olarak dahi yazmak tek tercihim. telefonla ender konuşurum örneğin, ancak kısa mesajla, whatsapp ya da kik gibi yazı tabanlı uygulamalarla iletişim kurarım tüm gün. yine önemli görüşmeleri telefonla ya da yüzyüze değil, e-posta ile gerçekleştiririm. telefonum çaldığında çoğu zaman açmam bile ama gelen bir mesajı ya da e-postayı anında cevaplarım.

hayatımı da yıllardır yazmaktan kazanıyorum; kitaplarım, köşe yazılarım, özel haberlerim, içeriğine katkıda bulunduğum yayın organları, internet siteleri, blogum, çevirilerim, danışmanlık hizmetlerim, reklam ve senaryo metinleri…

iyi yazmakta büyük pay yeteneğin. ancak çoğu zaman olduğu gibi, ideal formül tek başına yetenek değil…

iyi ve etkili yazmakla ilgili bir çok kaynak var, bunların bir çoğu yabancı metinler ve çevirileri olsa da, epey işe yarıyorlar…

ancak spesifik konularda maalesef yeterli kaynak yok. bunun eksikliğini en çok, ilk çizgiroman senaryomu yazarken yaşamıştım. elimde hiç bir şekilde bir örnek metin dahi yoktu ve bulabildiğim en yakın kaynak olan “dizi senaryosu nasıl yazılır?” tarzı metinler de, doğrudan yabancı kaynaklardan, dümdüz çevirilerdi ve amerikan sitcom’ları üzerine kurgulanmışlardı…

bu yüzden, yazı hayatımın en büyük kısmını oluşturan ve gerek maddi olarak, gerekse manevi (tanınırlık-saygınlık) olarak en büyük getiriye sahip “köşe yazarlığı” alanında, bildiklerimi bir köşeye toplamak, bir tavsiyeler dizisi oluşturmak istedim…

ilerleyen zamanlarda vaktim olursa, yeni medyanın köşe yazarlığı kavramını nasıl değiştireceğinden ve uzman yorumculuğun, köşe yazarlığının yerini nasıl alacağından da bahsetmek istiyorum.

işin gediklileri tabii ki burun kıvıracaktır ancak, hevesli olanlar ve hayalini kuranlar, yolun başında olanlar faydalanabilir :

1- Okuyun. Yazabilmek için okumak şart. Eskiden, Osmanlıca’nın zorluğu nedeniyle hem okuyabilen, hem de yazabilen sayısı çok azmış. Kimisi sadece okumayı söktürebilir, harflerin kıvraklığına bileği dönmez, kimisi sadece yazabilir, harfleri gözü seçmezmiş… Okur-yazar tabiri de buradan kalmış… Siz gerçekten “okur-yazar” olun… Bu alanda isim yapanları, ustaları, herkesin beğendiklerini, cümle alemin kızdıklarını, boş yazanı, dolu sallayanı, rakiplerinizi, edebiyatı, kurmacayı, araştırmaları, politikayı, mizahı… Ne bulursanız okuyun.

2- Kendinizi geliştirin. Bir konuda uzmanlaşın. Ama hemen her konuda söyleyecek bir fikriniz olsun. Genel kültür önemli…

3- Düşüncelerinizde tutarlılığı yakalayın. Bir akımı, teoriyi aynen benimsemeniz, savunmanıza gerek yok. Her alanda kendi tezleriniz pek ala olabilir, yeter ki tutarlı olsun. Tezatlardan uzak durun.

4- Sırf havalı duruyor, sizi entelektüel gösteriyor ya da gündemde diye hakkında yeterince bilgi ve fikir sahibi olmadığınız bir konuda yazmayın. Her topa çıkmayın…

5- Sonradan utanacağınız bir şey yazmayın. Emin olmadığınız konuda ahkam kesmeyin. Başkasından aldığınız bilgileri aynı habercilikte olduğu gibi iki defa sağlamasını yapmadan, kontrol etmeden yazmayın.

6- Kişisel meselelerinizi köşelerinize taşımayın. Polemikten mümkün mertebe uzak durun. Yaygın kanının aksine size karşı bir yazı yazıldıysa cevap vermemek, görmezden gelmek her zaman daha “cool” görünür. İlla cevap verecekseniz, kişinin üzerinden gitmeyin, konuya odaklanın.

Söylemeye gerek yok, sırf ilgi çekmek için durup dururken kimseye saldırmayın.

7- Geçmişte yazdığınız bir yazı, bugün 180 derece dönüş yaptığınızın kanıtı olarak önünüze konulursa, sakın ha “O zaman şartlar öyleydi, konjönktür onu gerektiriyordu.” gibi bahanelere sığınmayın. Açık yüreklilikle “Fikrim değişti.” deyin. “Bilmediğim şeyler öğrendim. Düşüncemi geliştirdim.” itirafı sizi döneklikten kurtardığı gibi, sempatik bile kılar. “Hata yapmışım.” demekten korkmayın.

Filed under köşe yazarlığı medya yeni medya

0 notes

artık kütüphanem çantamda…

benim kadar okuyan insan çok azdır. aynı anda genellikle iki, kimi zaman üç kitap okur, iki günde bir kitap bitiririm… aylık ya da haftalık takip ettiğim dergiler, mesleki ya da tamamen kişisel ilgi nedeniyle sürekli okuduğum internet içerikleri de buna ekleyelim. “günlük okuma” tabir ettiğim gazete ya da internet sitesi haberleri / köşe yazılarını saymıyorum bile. gerçi 140 karakter deyip geçiyoruz ama ortalama bir kullanıcının twitter feed’inde bir günde okuduğu metinleri alt alta dizsek, sadece bu bile hatırı sayılır bir hacme sahip olur…

bu kadar okumak iyi de, arşiv meraklısı bir insansanız, işiniz çok zor… geçen aylarda, artık daha fazlasını depolayacak yerim olmayınca, koliler dolusu mizah dergisi arşivimi bağışlamak zorunda kaldım. bir o kadar çeşitli konulardaki dergileri de geri dönüşüme yolladım. tahmin edersiniz ki, bu çok zor oldu. örneğin yıllardır sakladığım pcnet arşivime ancak dijital ortamdaki muadili elime geçince kıyabildim.

işin aslı, evimde ve çalışma odamda kitap ve dergi yığınlarının dağ gibi yükselmesi, arşivcilikten daha çok, alışkanlıklara bağlı kalmaktan kaynaklanıyordu… kısa bir zaman öncesine kadar, teknolojiyle ne kadar barışık olursam olayım ben de “illa basılı kitap, basılı dergi” diye inatlaşanlardandım, itiraf ediyorum…

inadımı önce dergilerle kırdım… apple’ın “gazete bayisi” aracılığıyla okuduğum bir kaç yabancı dergi, yerli versiyonlarıyla da tanışmamı sağladı. bu konuda eli-yüzü düzgün hepi topu iki uygulama var zaten, ya turkcell dergilik, ya da vodefone v-read uygulaması… turkcell’de -şimdilik- tüm dergiler ücretsiz. vodafone’un uygulamasında ise kimi dergileri ücretsiz indirebiliyorsunuz ama çoğu -bayi fiyatından daha ucuz olsa da- ücretli…

bu sayede, her ay bayiden satın aldığım dergi sayısında hatırı sayılır bir azalma oldu. hatta e-dergi olayını o kadar sevdim ki, normalde satın almadığım finans dergileri ile, sadece kapakta sundukları bir içerik ilgimi çekerse aldığım kimi dergileri de indirip sayfa sayfa okumaya başladım. şu an, sanal ortamda bulunmayan ntv tarih ve digital age ile, hitap ettikleri okur kitlesine tam bir tezat sergileyerek internette -neredeyse hiç- varlık göstermeyen mizah dergileri haricinde, bayiden basılı dergi almıyorum, hatta her gün okuduğum radikal gazetesi‘ne de v-read üzerinden abone oldum. bu beni hem hatırı sayılır bir maddi külfetten, hem de hacim olarak arşivleme derdinden kurtarıyor. on dergiyi dört aydan hesaplayın, kırk derginin tutacağı yer, ipad’in milimlerle ölçülen hacmine indi…

dergiler için geçerli olan hacim sıkıntısının kat kat fazlası, kitaplar için geçerli. şu an sadece çalışma odamda, sayısı bir kaç bini geçen kitap var… buna her gün yenileri ekleniyor.

e-kitap fikrini önce klasik bilgisayar ekranından denedim. haliyle sevmedim. e-dergi ile aramız düzelince, kitaba da bir şans vereyim dedim. ipad’e indirip okumaya çalıştığım ilk kitap, hüsranla sonuçlandı. hem cihazın boyutları nedeniyle pratik değil, hem ekran kitap okumak için elverişli değil… ancak bu defa çabuk pes etmedim. e-kitap okuyucularının fiyatlarının makul biçimde düşmüş olmasının da verdiği cesaretle, bir adet reeder2 edindim.

şu an alışma turlarındayım ancak ilk intibam olumlu… özellikle e-ink yani elektronik mürekkep teknolojisi, okuma rahatlığı bakımından çok iyi. cihazların küçük olması ergonomi açısından basılı kitaptan daha rahat bir okuma sağlıyor. reeder, amazon kindle ya da nook’un basit modelleri 200-300 tl arasında temin edilebiliyor. böyle bir cihazda wi-fi ya da 3g gibi ekstraların bulunmasına hiç gerek yok, o yüzden gidip tablete kaçanlarından almayın, e-ink ekrandan ise kesinlikle şaşmayın…

tabi sorunlar da yok değil. en büyük sıkıntı, e-kitap çeşidinin az olması. şu an e-kitap okuyucularının desteklediği formatta e-kitap satışı yapan çok az sayıda site var. idefix, d&r ve kitapyurdu, basılı kitapta olduğu gibi e-kitap satışında da başı çekiyor. fakat bunlarda sunulan e-kitap seçenekleri yeterli değil. tabi burada kusur yayınevlerinin… örneğin yeni çıkan kitapların büyük çoğunluğu e-kitap olarak bulunamıyor. yayıncılar “önce basılı kitabı satabildiğimiz kadar satalım, sonra e-kitap yaparız.” şeklinde düşünüyor ve e-kitaba korsan mp3 gözüyle bakıyor… bir kısmı ise, düpedüz önemsemiyor.

çeşitli forumlarda, paylaşım sitelerinde kimi güncel kitaplar da dahil olmak üzere, ücretsiz -ve tabi ki yasadışı- pdf formatlarının indirilebildiğini biliyorum ancak denediğim bir kaç tanesinde kırık linklerle, kırk dereden su getirten download sayfalarıyla karşılaşınca üstelemedim…

e-kitap konusunda çoğunluğun asıl şikayeti ise kitap ücretleri… okuduğum bir çok yorum, kitabın basılı versiyonunun fiyatı 10 tl iken, üretim, hammadde, nakliyat, depolama, dağıtıcı payı gibi maliyetler olmadığı halde e-kitap fiyatının 8 tl olmasını eleştiriyordu.

ben bir yazar olarak, temelde basılı kitapların bile fahiş fiyatlarla ve astronomik kar marjlarıyla satıldığını bildiğim için, rakamsal olarak değil ama orantısal olarak, e-kitap fiyatlarını normal buluyorum. yani, sorun basılı kitapla e-kitap arasında 1-2 tl fiyat farkı olması değil, asıl sorgulanması gereken, basılı kitabın neden 10 tl olduğu…

e-kitap müşterisi arttıkça, nitelik ve nicelik olarak seçenekler artacaktır kuşkusuz…

Filed under e-kitap e-book e-dergi ipad tablet kitap

0 notes

britannica ansiklopedisi ve online habercilik

daha önce bahsetmiştim; bir ara kitapçı dükkanı işlettim. daha doğrusu, sevdiğim tabirle sahaflık yaptım. hayatı kitaplardan ve okuyup-yazmaktan ibaret olan bir insan için ideal mesleklerden biriydi… dükkan tamamen ikinci el kitap üzerine dönüyordu, hatta çoğu zaman parayla değil, kitap değiş-tokuşu ile alışveriş yapıyorduk. dükkanın neden kapandığını açıklamama gerek yok sanırım? müşterilerden gelen kitaplar arasından müthiş güzellikte parçalar çıkıyordu. imzalı kitap kolleksiyonumun bir kısmı bu şekilde elde edilmiştir. elindekinin ne olduğunu bilmeyen bir kişiden, 2 liraya orijnal imzalı turan dursun, bir başkasından gazoz parasına birinci baskı varlık yayınları aziz nesin ciltleri aldığımı söylersem, neden bahsettiğimi anlarsınız…

tabi insanlara “elinizdeki kitapları getirin satın alalım” deyince, “hurdacı” tabir ettiğimiz tipler de eksik olmuyordu. gazete ilavelerini çuvallara doldurup getirenler vardı mesela… ansiklopedi getirenlere laf anlatmaktansa bıkmıştım… adam bana satmak/benim satmam için bilgisayar ansiklopedisi getiriyor, 1991 baskı… o ansiklopedinin bahsettiği en son teknoloji, şu an müzede sergileniyor. kimisi ise iyi kalplilik yaptığını zannederek, böbürlene böbürlene ansiklopedileri bir yere bağışlamak istediğini söylüyor ve benden yardım istiyordu. “okullara verelim” dediği ansiklopediye göre, cumhurbaşkanı kenan evren, avrupa’da doğu almanya ve batı almanya, kuzeyde ise sscb var… bu şekilde gelen ansiklopedilerin hepsi geri dönüşüme gönderildi.

ekseriyetle hemen hepsi temel britannica, gelişim hachette, meydan larousse, thema larousse gibi gazetelerin kupon savaşlarıyla dağıttığı ciltlerdi. junior larousse, dinazorlar ansiklopedisi, cinsellik ansiklopedisi gibileri de arada denk geliyordu. (çok nadir bulunan ve tek cilt olan “kurtuluş savaşı ansiklopedisi” denk geldiğinde, kendi kütüphanem için saklamıştım…)

çoğumuz gibi ben de ansiklopedilerle, gazetelerin kupon yarışları esnasında tanıştım. 1990’lı yılların başlarıydı ve ilköğretim çağındaydım. “derslerinde yardımcı olur” diyerek toplanan kuponlar ve cilt cilt, set set ansiklopediler… sağolsun annem, benim eğitimime, okumaya verdiği önemi burada da göstermiş, parası verilip satın alınan ansiklopediler de raflarımızda yerini almıştı. bunlardan biri de, orijinal britannica ciltleriydi… derslerime yardımcı olması bir yana, o koca ansiklopediler bendeki okuma sevgisiyle birleşince, oturup ansiklopedi hatmeden bir çocuk meydana çıktı…

geçtiğimiz gün hemen hemen tüm basın organlarında, aynı haber yayınlandı. bir nevi malumun ilanı olan haber, britannica ansiklopedisi’nin artık basılmayacağını duyurdu

neredeyse tüm haber ve yorumlarda, bu kararın sebebi olarak, google ve wikipedia gösterilse de, aslında işin iç yüzü sadece bundan ibaret değil. yani insanlar artık ellerinin altında britannica dururken, üşenip de google’a girdikleri için böyle bir karar alınmadı…

asıl sebep, enformasyonun yaygınlaşması ve kişiselleşmesi…

bugün bir ansiklopedinin tüm cilt ve fasikülleriyle yeniden yazılması, güncellenmesi aşağı yukarı beş yıl alıyor. bu beş yıl içerisinde ise, üzerinden geçtiğiniz bir madde, beş kere değişebiliyor… hele türkiye gibi ülkelerde, değil beş yılda, günde beş defa değişebiliyor bazı şeyler…

“dünya eskisinden kötü değil, sadece habercilik çok gelişti.” sözünü basılı ansiklopedilere uyarlarsak, dünya eskisinden hızlı değişmiyor, sadece biz çok hızlı öğreniyoruz…

her gün televizyonlar, gazeteler, sosyal medya, internet siteleri, bloglar, dergiler…. binlerce farklı bilgi ile bombardımana tutuluyoruz. böyle bir dünyada, kenarda bekleyen konserve bilginin değil, güncel akışkan bilginin değeri var artık.

bu süreç, çok yakında basılı gazetelere de yansıyacak… çünkü değil beş yıl, bir gün bile artık bilgi akışı için çoook uzun bir zaman… basılı gazetecilik tamamen bitecek demiyorum, ancak gazeteler format değiştirecek. haberler akışkan mecralardan alınacak. (akışkan mecra terimini ben uydurmuş olabilirim. ancak belki de tutar, “sanal alem” in m.serdar kuzuloğlu tarafından uydurulup, tutması gibi…) örneğin ben, günlük gündemi twitter feed’imden takip ediyorum. insanların yazdıkları, retweetledikleri, yorumladıkları, kabataslak bir gündem bilgisi veriyor bana. detayını da -eğer merak edersem- yine aynı süreç zarfında, haber sitelerinden öğreniyorum. dolayısıyla, ertesi gün gazetede okuduğum bir haber, benim için çoktan eskimiş oluyor.

basılı gazetelerin rolü ise, yorum ve farklı bakış açısı sunmak üzere değişecek. gazetelerde daha çok yorum yer alacak ve alanında uzman olan köşe yazarları-yorumcular ön plana çıkacak. yani hıncal uluç gibi her alanda ahkam kesen köşe yazarları yerine, mikro-alanlarda uzmanlaşmış yazarlar, günün gündemine göre yorumlarını aktaracak. günümüzde radikal gazetesi, buna benzer bir uygulamayı “sokak yazarı” ismiyle gerçekleştiriyor.

bu bağlamda, yakın gelecekte haber sitelerinin de rolünün değişeceğine, değişmesi gerektiğine inanıyorum. günümüzün sürekli hareket halinde olan insanları, maruz kalınan bilgi bombardımanının zorunlu kıldığı filtreleme ihtiyacı, vakit yetersizliği bunu zorunlu kılacak. bu konuda sorun “sade olan güzeldir” felsefesinde çözümlenecek. bu konuda fikrimi ve projemi, bir başka yazıda -zamanı gelince- aktaracağım.

Filed under internet sosyal medya geleneksel medya akışkan mecra

9 notes

ne iş olsa…

internetin yaygınlaşması ve neredeyse her eve girmesi, hizmet sektörüne de gözle görülür bir katma değer sağladı kuşkusuz… internetin inanılmaz bir hıza ulaştırdığı globalleşme sayesinde, mahallemizin elektrikçisi, dünyaya açıldı. artık hüseyin abi’nin ampul söküp taktığını, elektrik plan-proje ve tadilat işleri yaptığını cümle alem yedi düvel biliyor. hayatımızda bilgisayarlar ve internet olmasa, kahvede boş boş oturacak olan komşunun “zeki ama tembel” oğlu da iş hayatına atıldı, freelance çalışıyor. (laf aramızda freelancer’lar gerçekten hayat kurtarıyor. ben de kendi internet girişimlerimin web programlamasından, zaman ayıramayacağım ufak-tefek detaylara kadar, bir çok işte freelancer kullanıyorum. bu arada bizzat benim de freelance çalıştığımı unutmamak lazım.)

irili ufaklı bir çok şirketin, şirket görünümünde label’ların, tek kişiden oluşan ama kopyala-yapıştır metinlerle holding taklidi yapan (bayağı bayağı misyon-vizyon-kalite standardı içerikleri falan var…) işletmelerin arz-ı endam etmeye başladığı hizmet sektöründe başı kreatif işler çekiyor. bundan bireysel olarak rahatsız değilim, “photoshop kullanmayı bilen grafikerim, joomla kurmayı söken webmasterim diye ortalarda gezinir oldu” diye de sızlanmayacağım. piyasa fiyatlarının düşmesi de umrumda değil. zira bu tip işlerde, kalitesizlik, kalitenin değerini arttırır. freelance ve home-office çalışmakla ilgili detaylı bir yazıyı ayrıca yazacağım, bu konuda tecrübeli bir isim olarak…

benim rahatsızlığım apayrı bir yönde… çoğu ajansın, ajans süsü verilmiş tek kişilik işletmelerin ya da freelancer’ların internet sitelerine ya da genel tabirle profillerine baktığımda, tam anlamıyla bir “çıfıt çarşısı” imajı görüyorum.

adam web sitesi yapmaktan, kartvizit-broşür tasarlamaya, fotoğraf çekmekten, toplantı-açılış organizasyonuna, yayıncılıktan, arama motoru optimizasyonuna kadar her işe talip… her biri ayrı birer ihtisas, uzmanlık isteyen tüm bu konulara, tek başına hakim… ya da öyle iddia ediyor.



amele pazarında “ne iş olsa yaparım abi” diye bekleyen emekçiyi anlarım ama ciddi ve profesyonel bir hizmet alacağım kişide bunu görmek, çok açık biçimde “çakallık” hissi uyandırıyor bende.

gazetecilik zamanımdan da, belediyecilik kariyerimden de bilirim, “çantacı” tabir edilen bir meslek kolu vardır. ihale ihale gezerler, ne ihalesi olduğu farketmez, hepsine katılır ve teklif verirler. ihaleyi asıl alacak olan firma da, “aradan çekilmeleri, ayak altında dolaşmamaları için” bir kaç bin lira ellerine tutuşturur. böyle geçinirler. şirketleri çantalarından ibarettir. yani kağıt üstünde… ve o şirketin faaliyet alanında allah ne verdiyse yazar ki, her sektörün şartnamelerini alabilsinler…

tabi ki, bir çok kişinin niyeti aslında temiz. en basitinden, “neden ben de yapamayayım, bu işten de para kazanan varsa, neden ben de kazanamayayım?” tarzı bir düşüncenin ürünü…

ancak yanlış, niyet temiz olsa da, yanlıştır…

bu tip arkadaşlara bir kaç tavsiye:

  • kendinize en azından bir ana sektör belirleyin. yani bir yandan web tasarım, öbür yandan düğün organizasyonu teklifi sunmayın insanlara. bu sizi kalifiye yapmaz. yetenekli hiç yapmaz. on parmağında on marifet, asla…
  • mümkünse, sektöre de değil, tek bir işe odaklanın. yani; “hem seo yaparım, hem php kodlarım, hem sanal pos kurarım” demeyin. ihtisaslaşma sizin kişisel / mesleki gelişiminiz açısından da iyidir.
  • açgözlü olmayın, iş paslamayı bilin. “ben yaparım” yerine, “bu işten iyi anlayan bir arkadaşım var.” deyin. emin olun böylesi daha güven verici…
  • allah lillah aşkına, kendinize sıfatlar, uzmanlıklar uydurmayın. “webmaster & graphic designer & photographer & hacker blablabla” diye bir kartvizit, inanın komik duruyor.

Filed under freelance home-office homeoffice ajans

9 notes

kimse kendi köyünde peygamber olamaz…

“ün tehlikelidir, hele kendi çevrenizden birinin sağladığı ün, yakıcıdır. sıcakkanlı akdeniz ülkelerinde insanlar, kendilerini tutamayıp açığa vururlar bu öfkelerini. eleştirir, dedikodu yapar, saldırır, yok etmeye çalışırlar.

toplumumuza bakın: nazara karşı o kadar çok önlem almaya çalışıyoruz ki, evlerimiz, otomobillerimiz, nazar boncuklarıyla dolu. kurşun dökme adeti sürüp gidiyor. demek ki, birbirimizden çok korkuyoruz ve üzerimize dikilen gözlerin bize zarar vereceğine inanıyoruz.

bu durum, insanda garip ve yabancılaşmış bir acı duygusu oluşturur. savaş ve barış‘taki andrej gibi… borodino savaşı‘nda üzerine ateş edilirken ‘niye benden bu kadar nefret ediyorlar?’ diye düşünür andrej.. ‘annemin o kadar sevdiği, o kadar özen gösterdiği benden’…

gerçekten de sizi ya hiç görmemiş ya da hiç bir ilişkisi olmayan bazı insanlardaki nefretin, size yönelen yok etme isteğinin yırtıcı bir tutkuya dönüşmesi ürkütücüdür. niye o kadar nefret ettiklerini anlayamazsınız.

(…) bu kuytu ve nemli köşelerde düzenlenen saldırılar ve dedikodu kırıntıları, bir bataklık gibi soluduğunuz havayı zehirler, doğal çevrenizde sizi bunaltmaya başlar. yanıtlayamazsınız, çünkü somut bir şey yoktur.

ele gelmeyen, vıcık vıcık, kaygan bir dedikodu ortamıdır bu… susmaktan başka yapılacak bir şey yoktur. her şeyi duyup görerek, taş gibi, kımıldamadan durmak… sövgülerden daha zor olanı, kamuoyunu yanıltmaya yönelik yalanlara dayanmaktır. yalan karşısında bile susmanız gerekir. bu susmanın bedeli sinir bozuklukları, yüzlerce uykusuz gece ve mide ağrıları demektir. oysa sizin üretmek için dingin, uyumlu ve barışık bir dünyaya ihtiyacınız vardır.

(…) ne de olsa, geleneğimizde var. arthur koestler, 13. kabile adlı kitabında, bir arap gezginin eski türk boyları hakkındaki izlenimlerini aktarıyor : ‘türkler, içlerinden birisi sivrildi mi, bizden çok tanrıya yaraşır diye, tutup asıyorlar onu”…

Filed under nazar kıskançlık ego toplum insan

1 note

2012, kıyame* vakti…

kim bilir hangi otelden ayrılırken “hatıra” olarak alınmış, diş fırçası, macunu, traş kremi, bıçağı, jöle ve ufak boy parfüm atomizerimin olduğu seyahat çantası hazır bekliyor, ansızın gezesim gelebilir… daha dün başladığım kitabım bitmek üzere, bir yandan ipad’imden bu ayın dergilerine göz atıyorum… beyoğlu’nda aslıhan pasajı’nda kenan abi’nin sahaf dükkanında yeni okuyacağım kitaplar beni çağırıyor… masa üstünde ajandamda, üzerinde çalıştığım sosyal belediyecilik projelerinin notları, diğer tarafta top top çıktıları alınmış sosyal sorumluluk projeleri örnekleri… zaman hepsine yetecek kadar bol, hepsi için verimli yaşıyorum hayatı…

2011’in son haftalarında, fikir anlamında çok üretken günler geçirdim…yeni fikirler, internet projeleri, kitap konuları… yeni medya mecraları, tanıdıklar, eski dostlar, yeni arkadaşlar…

google’da “kariyer” yazdığımızda, karşımıza şu cümle çıkıyor :

“Kariyer, mesleğimizi yaparken koyduğumuz hedefler doğrultusunda iş deneyimi kazanırken, gerekli eğitimleri alıp, mesleki ve bireysel açıdan kendimizi gerçekleştirme sürecimizdir.”

“kendini gerçekleştirme”…

kariyer bu ise, kariyer hırsı içinde kendi hayatı ellerinin arasında akıp gidenler bu tanımda bir şeyi eksik yapıyor demek ki…

“çalışarak bir şeyi başarmanın, ortaya çıkarmanın hazzı başka çok az şeyde var. sıfırdan bir şeyleri var edebilmek, onu kabul ettirmek, geliştirmek insanın yaşadığı zaman dilimindeki tek avuntu kaynağı. ” demiş m.serdar kuzuloğlu… benim için “kendini gerçekleştirmek” de, işte tam bu başarı hazzı aslında…

bir şey ortaya koyamıyorsam, üretemiyorsam, tıkandıysam ya da önüme engeller çıkartılıyor, görmezden geliniyorsam, baştan savılıyor, erteleniyorsam, bunun ismi kariyer değil…

benim, gazetecilikle geçen 13 yılımda da, sonrasında belediyeciliğin ilk on ayında da, yoğun bir hayatım oldu… hep boşlukta kalmaktan korktum… bu yüzden, özünde tembel bir insan olsam da, geleneksel tembellerin aksine, inadına işe sarıldım…

bu belki de freud’un öne sürdüğü “ölüme karşı güdü” nün ta kendisi… ölümden duyulan korkunun, ismini yaşatarak bastırılmaya çalışılması… fiziken ölsem bile, ismimin, yaptıklarımla, ürettiklerimle insanların aklında, zihninde, anılarında yaşamaya devam etmesi çabası…

işte tüm bu duyguların karmaşasıyla, kendi kariyerimde, “artık yeter” diyerek bazı kararlar aldım ve 2012’nin ilk gününde gelen iyi haberle, yolumun açılmasıyla uygulamaya koydum.

  • yerel basınla tüm bağımı kesiyorum. bundan sonra, kısa ve orta vadede, bölgesel ve yerel basında, köşe yazarlığı da dahil olmak üzere, herhangi bir sıfatla, hiç bir şekilde yer almayacağım.
  • bu bağı tamamen koparabilmek için, 9 yıldır işlettiğim yerel haber portalını satışa çıkardım. en kısa sürede satış sürecini tamamlayarak, bu mecrayı başka yatırımcılara devredeceğim. ancak, kısa zaman önce kurduğum ve şu an uykuda olan yerel bazlı video-haber sitesi için aynısını düşünmüyorum. daha doğrusu ben o siteyi, bir haber organı olarak görmüyorum. sadece vakit geçirmek için, hobi amaçlı olarak siteyi bir video paylaşım platformuna dönüştürebilirim.
  • belediyede yürüttüğüm görevde, uzun zamandır üstünde çalıştığım iki projelemle, yeni ortaya konulan iki projeyi, bu yıl içinde bitirip, işler hale getireceğim.
  • FİMO bünyesindeki çalışmalarımda, yıl içinde en az 10 kuruma, sosyal medya ya da sosyal proje danışmanlığı yapar hale geleceğim.
  • Ajans İF bünyesinde, bu yıl en az iki büyük ölçekli ticari internet projesini hayata geçireceğim.
  • ikinci kitabım, şubat ayında çıkacak. bu yıl, iki kitap daha yazacak ve baskıya hazır hale getireceğim. niyetim, bu kitaplardan en az birinin daha, 2012 içinde raflarda yer alması.
  • en kısa sürede, ulusal ölçekli en az bir yayın organında, düzenli şekilde köşe yazmaya başlayacağım.
  • yıl içinde, ulusal basında ve televizyonlarda, bolca yer alacağım.
  • bu yıl üniversite sınavlarına girerek, yıllar sonra tekrar örgün öğretime başlayacağım.
  • doğup-büyüdüğüm kasabanın tarihiyle ilgili, benim için önemli bir şahısla ilgili yaptığım araştırmaları bu yıl tamamlayacağım. sonuç ne çıkar bilinmez, zira şu an sadece ismini ve görevini biliyoruz. ama belki bir kitaplık öykü toplanır…
  • bulduğum her fırsatta, hatta fırsat yaratıp, şehir şehir gezeceğim. çanta orada boşuna durmuyor.
  • bu yıl, en az iki panel ya da konferansta konuşmacı olarak yer alacağım.
  • internet girişimlerine çok önem veriyorum. Kendi projelerim dışında, devamlı gelir getirme potansiyeline sahip, farklı segmentlerde bir kaç internet sitesi satın alacak, işleteceğim. Ayrıca başarısına ve vizyonuna inanmam halinde, büyük ölçekli bir internet sitesine de ortak olabilirim.
  • freelance olarak yaptığım editörlük, çevirmenlik, redaktörlük ve gölge yazarlık işinde, ciddi bir müşteri portföyüne ulaşacağım.
  • mümkünse sosyal medya üzerinde, hatırı sayılır bir takipçi rakamına ulaşacağım.
  • freelance olarak yaptığım internet tasarımlarında, portfolyomda gururla taşıyacağım, kaliteli işler üreteceğim.


*kimileri 2012’de “kıyamet” bekliyor… ben çoktan 2012’yi “kıyame” yani “ayağa kalkma” yılı olarak ilan ettim bile…

Filed under freelance homeoffice kariyer yeni yıl planları kişisel

10 notes

girişimcilik…

bu aralar yeni bir kaç proje üzerinde çalışıyorum. kendi ajanslarımın içerik ve hizmet geliştirmesi, üstüne iki tane yeni web fikri… iki güzel web sitesi projesi var kafamda. bu konuda know-how desteği için twitter‘da çağrıda bulunduğumda, internet girişimciliği konusunda türkiye’de bir idol olan ve istanbul.net’ten tutun da, uzman tv’ye kadar bir çok sitenin yaratıcısı ersan özer, bana bir döküman gönderdi…

ersan özer’in üzerinde durduğu konu, benim de sorduğum “web girişimciliği” idi ancak, konuya giriş yaptığı üç alt başlığı, aslında “girişimcilik / yatırımcılık” ana başlığının her koluna monte edebiliriz.

“var olan bir modeli klonlamak, var olan bir modeli geliştirmek / iyileştirmek ya da sıfırdan bir fikir ortaya atmak…”

ülkemizde “girişimcilik” denilince sanırım akla hep en son seçenek geliyor; sıfırdan bir şey ortaya atmak, bir buluş ortaya koymak… sonra da ortalık “suyla çalışan araba yaptım, con ahmet’in devirdaim makinasını buldum…” diye dolaşan mucitlerden geçilmiyor..

var olan bir modeli kopyalayıp yerelleştirmek ya da üzerine bir şeyler katıp daha iyi duruma getirmek ise genelde “tü kaka” sayılıyor.

oysa teknoloji çağında, çoğu buluşun, şu an hayatımızda yer eden bir çok şeyin hikayesinde, daha önceki başarısız ya da yetersiz örneklerin evrimi yer alıyor…

aslında konuyu başka bir yere getireceğim. yeme-içme olayına, lakin bağlantıyı kuramıyorum. “hop” diye geçmekten başka çare yok…

ne zaman, son zamanlarda etrafımızı mantar gibi saran avm’lerden birinin yeme-içme katına gitsem ve oradaki “enternasyonalizmi” görsem, aklıma aynı şey geliyor… bir yanda burger king, pizza hut, arby’s, öbür yanda dönerci, pideci…

ne yazık ki, yukarıda da gördüğünüz üzere yabancıları marka ismiyle sayarken, bizimkileri sektörle geçiştirdim… çünkü aklıma bir tane bile marka gelmedi, gelenleri de söylesem anlayan olur mu ya da ben doğru mu hatırlıyorum acaba diye tereddüt ettim… işte konumuz tam da bu…

farkında mısınız bilmem ama yeme-içme konusunda dünyanın en renkli ve çeşitli, üstelik de lezzetli kültürlerinden, mutfaklarından birine sahip olduğumuz halde, ilaç için bir tane bile markamız yok. dünya devini falan bıraktım, orta ölçekli bir işletmeye razıyım…

adam dana etini fırınlayıp yaprak yaprak kesmiş… iki dilim ekmek arasına koymuş, aynı malzemeyle on çeşit ürün yaratmış… bizimki dana etini şişe geçirip ateşte pişirmiş, yaprak yaprak kesmiş, yaratabildiği en baba fikir, yuvarlak pidenin arasına koyup satmak…

pizza hut, little ceasars, domino’s, pizza pizza, subaro… elin adamı pizzayı, bin çeşitle, bin seçenekle, dünya çapındaki markalarla satıyor… bizim garibim pide de, bin çeşit, bin seçenek ama yüzüne bakan yok… pide başka bir kültürün mutfağında yer alsaydı, şimdi kenarı sosislisi, peynir dolgulusu, çift kat hamurlusu, mantarlısı, acılısı… bin çeşit yaratıcı fikirle bir dünya yiyeceği olmuştu ve biz dünyaca ünlü bir pide restoranının franchising şubesine gidip, üstüne pastırma, sucuk koydurup “anadolu ateşi” diye yiyor olacaktık.

daha onlarca yemeğimizi sayabilirim…

geçtiğimiz gün yine bir avm’de, sultanahmet köftecisi’nin önüne denk gelen masalarda oturuyorum. gözüm mekana takıldı… sonra da yukarıdaki menü tabelalarına… sultanahmet köfte, porsiyon, bir buçuk, ekmek arası… gayet güzel gidiyor… çorba falan… sonra.. hamburger… menü bu.

kalktım, kasaya gittim, siparişleri alan görevli çocuğa sordum; “hamburgerinizin içinde ne var?” “köfteee” diye gayet doğal bir cevap verdi… hayır, ne köftesi? efendim, gururla ünlü bir markayı saydı ve “x’in hamburger köftesi efendim” dedi. merd-i kıpti şecaat arz eylerken sirkatin söyler…

aslında ana fikir olarak güzel, çocuklar için, özenti ergenler için, turistler için…köfteci dükkanısın, menüne hamburger koyuyorsun, o iki dilimin arasına, kendi köfte harcından pişirip koysana, ismine de ne bileyim “sultanahmet burger” desene… üstelik şöyle bir nüans var, gavurun hamburgerinde, aradaki bizim galat-ı meşhur olarak “köfte” dediğimiz şey, “köfte” değildir… köfte, kıymaya soğan, ekmek içi, kimyon, karabiber falan konularak elde edilen harcın pişmişidir. gavur hamburgerine sadece çekilmiş, yoğurulmuş ve yuvarlak form verilmiş et koyar. bildiğimiz kıyma, tuz, biber… bu kadar. zaten o yüzden de reklamlarına, ürün tanıtımlarına dikkat edin, köfte demezler, “dana eti” derler aradaki mamule… yani sen, hamburger ekmeğinin arasına “köfte” koymayı akıl etsen, zaten doğal olarak yeni bir ürün meydana getirmiş olacaksın…

tekirdağ köfte, inegöl köfte, sultanahmet, akçaabat, kaşarlı, kasap, satır, odun… zilyon tane köfte çeşidinin olduğu bir türkiye ve “geleneksel” bir köftecide, mc donalds’in, burger king’in yüzüncü sınıf çakması, taklidi bir hamburger…

köken olarak, göçebe bir toplumuz… yani elin şişman, hımbıl amerikalısının fast-food kültürü varken, bizim yemeklerimizin sofrada yarım saatte tüketilecek şeyler olması biraz çelişki değil mi? hızlı tüketime elverişli yemeklerimizi de marka haline getirememişiz, bizden başkası tanımıyor. döneri tabağa koyup, yanında pilavla on beş dakikada yiyoruz.

işin özü… bizim tek bir eksiğimiz var. özdeğerlerimize olan inancımızın, güvenimizin ve sempatimizin düşük olması… tabi bir de, bu inanca, sempatiye sahip olsak bile, onları dünya çapına çıkaracak, gavurun know-how dediği bilgi, birikim, basiret…

sonra da donald amca dayıyor burnumuza beef diye bizim kırk yıllık satır köfteyi, mc turko‘yu, bayıla bayıla yiyoruz tabi…

Filed under girişimcilik yatırımcılık risk sermayesi vc venture capital innovasyon

2 notes

güle güle dergisahibi…

itiraf.com‘daki “dergisahibi” olayı artık son noktaya geldi ve söz konusu rumuz, site yönetimi tarafından bu sabah, geri döndürülmemek üzere tamamen silindi.

daha önce de bahsetmiştim, bana ait olan bu rumuz, bir süre önce başka birileri tarafından ele geçirilmişti. daha sonra İtiraf.com yönetimi tarafımdan hesap bana geri verildi.

işin açığı, itiraf.com’a artık eskisi gibi ne itiraf yazıyordum ne yorum. haftada bir, o da mesaj gönderen var mı diye bakmak için girer olmuştum…

bir sabah aklıma bir fikir geldi ve uygulamaya koydum. rumuzu, yorumcu yetkilerimle birlikte satılığa çıkardım. hatta ilgi çekmesi için “bir çok bayan arkadaşla bu sayede tanıştım” şeklinde sarkastik ifadeler ekledim ve astronomik bir değer biçtim.

işin garibi olay ekşi sözlük’te entry konusu oldu, itiraf.com’un fikir babası ve eski “sitesahibi” ersan özer, twitter hesabından paylaştı… bir anda satış sayfasına yüzlerce kişi girdi…

bu sabah itiraf.com’a girmek istediğimde “üyeliğiniz silinmiştir.” mesajıyla karşılaştım. itiraf.com yönetimi bir açıklama, uyarı vs. yapmadan, tüm itiraf ve yorum arşivimle birlikte hesabı kapatmışlar.

ben, satış olayından kıllandıklarını düşünüyorum. lakin ne üye olurken, ne de sonrasında, hiç bir sözleşme vs. ile “hesap satılamaz” diye bir kural bana onaylatılmadı. kaldı ki, ben hesabı satmadım da, satılığa çıkardım alt tarafı… yani böyle bir kural olsa da, ihlal edilmiş değil henüz, eylem teşebbüs aşamasında…

hangi sivrizeka, bir sitenin üyelik sözleşmesine “sitedeki hesap satılmaya teşebbüs dahi edilemez.” yazar ki?

itiraf.com yönetimine konuyla ilgili bir e-posta gönderdim ve sordum… bakalım…

Filed under dergisahibi itiraf itiraf.com kişisel

0 notes

ikinci kitap için iyi haber…

bugün, ikinci kitabımız “Oldu da Bitti Maşaallah” için ozan yayıncılık’taydım. yayınevi sahibi mustafa demir ile oldukça keyifli bir sohbet gerçekleştirdik. kitabın çıkış tarihini belirledik ve sözleşme imzaladık.

kitabımız, şubat ayı içerisinde raflarda yer alacak. şu an redaksiyon aşamasında… yaklaştıkça heyecanı arttırmak için geri sayımı paylaşacağım buradan. bu arada, ilk kitapta uyguladığımız “kelebek etkisi” pazarlama taktiği bunda da geçerli olacak, hazır olun!!! bu kitabın reklam çalışması için farklı düşüncelerim de var, her an yardım isteyebilirim sizden…

ayrıca, ilk kitabımız “Kuran Açısından Evrim Teorisi” de üçüncü baskıya girecek. bugün, ikinci kitapla birlikte, ilkinin de sözleşmesini yeniledik ve telif haklarını uzattık.

Filed under kitap kitabımız oldu da bitti maşaallah

0 notes

“yazarım haaaa”

gazeteciliğe ilk başladığım yıllarda, “yazarım haaaa”; adeta bir deyim haline gelmişti kendi aramızda… “yazarım haaaa” deyip siyasileri, belediye başkanlarını, milletvekillerini, protokol erbabını korkutur, hizaya sokmaya çalışırdık… “yazarım haaaa” nın gücüyle, saygı görür, para kazanır, yemeklerde en afilli masalarda, toplantılarda en ön sıralarda ağırlanırdık… “yazarım haaaa” nın bize açmadığı kapı yoktu. beleşe sağlamadığı mal, yaptırmadığı hatırlı indirim kalmamıştı. “yazarım haaaa” diyerek ipten adam alır, nezaretten suçlu çıkarır, olmayacak işi oldururduk… kimimiz “yazarım haaaa” ile geçinir, cebini doldururdu…

“yazarım haaaa” bize çok büyük bir fors sağlar, el üstünde taşıttırırdı…

devir değişti… şimdi herkes “yazarım haaaa” diyebiliyor… twitter, facebook, bloglar, mikro-siteler, forumlar, şikayet bildirmek için, şikayetlere çözüm bulmak için özel olarak kurulan siteler… geçtiğimiz gün okuduğum ve paylaştığım kitaptaki gibi, artık herkes örgüt.

geçtiğimiz gün anneme bir cep telefonu aldık. turkcell iletişim merkezi’nden sıfır halde aldığımız nokia marka telefon, evde ilk çalıştırmamızda arıza yaptı ve kullanılamaz hale geldi… aldığımız yere götürüp değiştirmelerini istedik, değiştiremeyeceklerini, servise gönderebileceklerini, ancak tamir edilebileceğini gevelediler. tüketici hakları kanunu‘nu hatırlatarak ısrarla değiştirmelerini söyledim, hatta inceden tehdit bile ettim… nafile…

ertesi gün, şikayetvar.com‘da, olayı anlatıp hem turkcell’i, hem de nokia’yı şikayet ettim. aynı gün turkcell müşteri hizmetleri tarafından arandım. gayet doyurucu bir açıklama ile hatanın kendilerinde olmadığını söylediler ve olayı nokia ile, yetkili teknik servis gen-pa’ya aktardılar…

dün ise nokia’dan telefon geldi, ısrarlı taleplerimiz doğrultusunda, telefonu yenisi ile değiştirdiklerini lütfettiklerini söylediler…

olayı bu şekilde çözümlendirince, aklıma yıllar önce askerdeyken yaşadığım bir benzeri geldi. tanınmış bir markanın mp3 player’ını biraz kıdemli asker olunca, evden kargoyla gönderttirmiştim… nöbetlerde falan dinliyorum. ancak alet arıza yaptı. çarşı izninde servisini bulup götürdüm bıraktım. bir hafta geçti yok, iki hafta, üç hafta… yalan söylemeyeyim iki aya yaklaştı, halen tamirde alet… haftada bir gün olan çarşı iznimin yarı zamanını bu konuya ayırıyorum. ana şubeye, distrübütöre telefonlar gırla… en sonunda “tak” dedi, markanın genel merkezini aradım, ulaşabildiğim en yetkili isme kendimi bağlattırdım… “ben gazeteci kaan göktaş” la başlayan ve olayı anlatan uzun bir cümle kurup, en sonunda da gazetelerin tüketici sayfalarını yöneten arkadaşlarım olduğunu, bu konuyu yazdıracağımı söyledim… “yazarım haaaa” dedim yani… öğleden sonra bir telefon, kutusunda gıcır gıcır hem de daha üst model bir mp3 player’i teslim ettiler…

şimdi iki tıkla çözdüğümüz meseleyi, çok değil bundan 5-6 yıl önce böyle halledebiliyorduk…

sosyal medya, bu alanda, müşteri memnuniyeti ya da algı yönetimi açısından çok önem taşıyor. artık bir çok marka, sosyal medya üzerinde tarama yaparak, olumlu-olumsuz bahsedişleri değerlendiriyor ve olumsuz olanları çözmeye çalışıyor. laf aramızda biz de, şirkketim olan fikir mahsulleri ofisi‘nde, hem belediyelere, hem siyasilere, hem de kişi ve markalara / özel firmalara, “sosyal medya call center” adını verdiğimiz bir yöntemle bu hizmeti veriyoruz.

türkiye’de benim yaşadığım bir kaç örneği de katarsak, türk telekom / ttnet ve adidas bu çalışmayı çok güzel hayata geçiriyorlar. ttnet örneğini iki defa bizzat ben yaşadım. ikisinde de, twitter’dan ttnet’in hizmetlerini eleştirdim ve aynı gün hem mention / dm yoluyla, hem de telefonla geri dönüş aldım. adidas’ın uygulamasını ise, düzenli takip ettiğim teknoloji dergilerinden birinde okumuştum… yüzlerce lira verip aldığı ayakkabısının ilk günlerde yırtıldığını iddia eden bir genç, olayı twitter’a taşımış ve adidas’ın kurumsal halkla ilişkiler departmanı, kısa sürede kendisine yeni bir ayakkabı hediye etmişti… (“sen ttnet’ten böyle bir çözüm bulabildin mi?” derseniz, hayır… sadece “konuyu ilgili birime iletecekleri” cevabıyla yetinmek zorunda kaldım.) siyasetçiler içinde ise, şimdilik bildiğim, yine benim ortaya koyduğum modelle, yani “sosyal medya call center” hizmetine pilot-projelik eden uygulamayla, yine benim yönettiğim silivri belediye başkanı özcan ışıklar’ın twitter hesabı, algı yönetimi konusunda çalışıyor.

artık herkesin, doğru strateji ve yolu seçerse, sesini duyurabileceği, lise öğrencilerinin bile sanal hesapları arkasında “kanaat önderi” olabileceği bir çağdayız.

bu yüzden artık, “yazarım haaaa” forsu, bizim tekelimizden çıktı. artık ben de, “yazarım haaaa” yı kullanan ve artık sadece en temel haklarını savunmayı, en temel görüşlerini aktarmayı kazanç bilen yüzbinlerden biriyim…

yine de, yaşasın iletişimin gücü!

Filed under sosyal medya medya gazetecilik yeni medya twitter

0 notes

bir yılı aşkın bir süredir, silivri belediyesi‘nde görev yapıyorum… açıkça söylemek gerekirse, 13 yılı aşkın çalışma hayatımda, en zevk alarak yaptığım görevdeyim. doğrudan topluma, insanlara, toplumun en yardıma muhtaç kesimlerine el uzatan birimlerin koordinasyonunu sağlıyorum ve bu inanılmaz bir manevi huzur sağlıyor. (işimle ilgili detayları bir ara uzun uzun yazmak istiyorum ama şimdi değil…)

kişisel hedeflerimden (tabii ki kurumsal hedef de bu…) biri de, bu çalışmalarda yerinde saymamak, geliştirmek, yeni projeler ortaya sunmak…

bu konularda tesadüfen inanılmaz bir kaynak arşivine denk geldim… sivil toplum geliştirme merkezi‘nin e-kütüphanesi ve yayınları…

yerel yönetimler, sosyal sorumluluk projeleri, avrupa birliği hibe fonları ve projeleri, kadın ve engelli hakları ile sosyal devlet konularıyla bireysel/gönüllü ya da kurumsal olarak ilgilenenler için, stgm arşivi içerisinden bir seçki yaptım ve google docs’ta paylaştım.

illa ki dokunmak, okurken not almak, altını çizmek, işaretlemek isteyenlerdenseniz, çıktı alıp çalışmanızı öneririm. abartanlar yine benim gibi, ciltletebilir de…

Filed under kariyer sivil toplum sosyal sorumluluk projeleri sosyal belediyecilik projeleri

3 notes

bulut bilişim ve son kullanıcı…

bu aralar kafayı “bulut” olayına taktım. bunda, tamamen “bulut” destekli bir işletim sistemi olan jolicloud’u kullanmamın da teşviği var. joli’yi daha önce anlatmıştım… “bulut” olayı, henüz çok yeni, kitlelerin de yabancı olduğu bir konu, ancak ben çok değil, 5-10 sene içerisinde, masaüstü bilgisayarlar ve laptoplar dahil, kişisel kullanıma yönelik aletlerden, terabyte’lar dolusu harddisklerin kalkacağını, sadece “geçici bellek” işlevini görecek bir hafızanın fiziki olarak yer alacağını, geri kalan her şeyin buluttan yürütüleceğini öngörüyorum. buna, işletim sistemleri de dahil…

kısa ve kabaca anlatırsak, “bulut” dediğimiz olay, kullandığımız dosyaların, laptop, pc yada tablet, her ne ise, fiziki diskte değil, internet üzerinde, sanal sunucularda barındırılması…

yani, iş yeri bilgisayarınızda hazırladığınız bir dosyanın işyeri bilgisayarınızda kalması, dışarıda ya da evde o dosyaya ihtiyaç duyduğunuzda, usb bellek ya da kendi kendinize mail atmak gibi “dahiyane” bir fikre ihtiyaç duymamanız anlamına geliyor bu… kafede otururken tabletinizde ya da akıllı telefonunuzda kaydettiğiniz bir resme ya da dosyaya, ev ya da iş bilgisayarınızda da ulaşabilmek, evde hazırladığınız bir sunumu sabah iş bilgisayarınızı açtığınızda karşınızda bulmak, yanınızda sürekli olarak laptop ya da netbook taşımak zorunda kalmamak gibi nimetleri de var.

en özet haliyle, dosyalarınızı internet üzerindeki sunuculara yüklüyorsunuz ve senkronize ediyorsunuz. bu şekilde arşiviniz, zaman ve mekan kısıtlaması olmadan, herhangi bir bilgisayardan kullanımınıza açılabiliyor.

bunun çeşitli avantajları var; birincisi, yukarıda izah ettiğim gibi mobilite ve kullanım kolaylığı… bulut sizi flash disk taşımaktan, mail atmaktan, laptop taşımaktan kurtarıyor. artık “mobil” bir çağdayız… ben, iş yerimde masaüstü pc, evde netbook, dışarıdayken ise akıllı telefon ve tablet kullanıyorum. ancak yeni düzenlememden yani buluta geçmemden sonra, hiç birinde dosya barındırmıyorum ancak tüm dosyalarıma hepsinde erişebiliyorum. ikincisi, bu olayın kendiliğinden sürekli bir yedekleme imkanı sunması… bilgisayarınız bozuldu, bir virüs istilasına uğradınız ya da kullandığınız işletim sistemini değiştirmeye karar verdiniz. her seferinde disk böl, yedekle, tek partition’a format at ya da her seferinde flash disklere dosya taşı, format at, tekrar geri yükle derdi bitiyor. örneğin ben, netbook’umda, çeşitli işletim sistemlerini denemeyi seviyorum. ve bunları tek partition’da tutuyorum. geçen haftalarda, denemek için kurduğum xubuntu’nun hata vermesi sonucu, biraz da merakımdan, jolicloud kurmak istedim. dosyalarımı (ki toplam boyut oldukça büyük ve içinde yıllardır tuttuğum fotoğraf arşivim de var…) flash disk’e aktarırken, anlamsız bir yazma/okuma hatası nedeniyle, kimi dosyalarımı yitirdim. oysa şu an, format format üstüne atabilir, işletim sistemleri arasında kuş gibi sekebilirim… hem de tek dosya yitirmeden :) üçüncüsü güvenlik… hangi işletim sistemini kullanırsanız kullanın, hangi güvenlik yazılımının arkasına sığınırsanız sığının, basit bir son kullanıcı olarak çırılçıplak ve savunmasızsınız… oysa bulut sunucular, sizin garibim bilgisayarınızdan kat kat daha güvenli…

peki, faydalarını anladık… nasıl kullanabiliriz?

apple kullanıcıları “icloud” hizmetiyle çoktan tanışmıştır… tabi “icloud” un kaymağını ancak bir iPhone’unuz ve bir Macbook’unuz, bir iPhone ve iPad’iniz, bir iPod ve bir Mac’iniz, yani biri daha “mobil” , biri daha “sabit ve geniş” iki apple ürününüz varsa tam anlamıyla yiyebiliyorsunuz..

diğer platformlarda ve cihazlarda da google, size bu hizmeti uzun yıllardır veriyor aslında… google docs’a gmail’deki veri kapasitenizi kullanarak, her türlü dökümanı yükleyebiliyorsunuz. buna resim ve videolar da dahil… picasa’ya ise resim ve video dosyalarınızı yükleyebiliyorsunuz.

google docs kötü bir tasarıma ve kötü bir kullanıma sahip. her şeyden önce, aslında tam anlamıyla bir “bulut” hizmeti değil, zira sadece manuel olarak kullanılabiliyor. çok kötü bir görünümü var, kullanıcı dostu değil, kimi dosya türlerini web tabanlı olarak görüntülemenize izin vermiyor…

ancak android ile mobilite dünyasına çok hızlı dalan ve sektörde liderliğe oynayan google, bu sorunu aşacak. çeşitli forumlardan duyduğuma göre, google, google drive ismiyle, daha gelişmiş bir sunucu / depolama hizmetine yakında başlayacakmış.

bu eksikleri bir yana bırakırsak, web arayüzünde klasörler halinde, hatta iç içe dizinler halinde bozmadan yükleme yapmanıza olanak sağlaması bir artı. mesela dropbox’un web arayüzünden yükleme yaptığınızda buna izniniz yok…

ikinci seçenek, dropbox… ben uzun zamandır bulut değil, yedekleme ünitesi olarak kullanıyordum. tasarımı çok daha basit, sade… mobil cihazlar için uygulama desteği var. web üzerinden çok rahat yükleme/indirme yapabiliyorsunuz. yüklediğiniz dosyaları isterseniz başkalarıyla paylaşabiliyorsunuz… desteklemediği dosya türü yok, dosyaları ister indirip, ister tıklayıp çalıştırabilirsiniz…

tek kötü yanı, size verdiği kota… zira dropbox, ücretsiz üyelik için 2 gb kota sunuyor. google’da bu rakam başlangıçta 7.5 gb civarındaydı…

dropbox’a alternatif siteler de var. kimisi ücretsiz üyelik için 5 gb da sunuyor… ancak benim bildiğim en eski, köklü ve güvenilir seçenek, dropbox…

peki ben nasıl kullanıyorum? öncelikle, google’dan ekstra 20 gb yer daha satın aldım. fiyatı çok ucuz, sadece yıllık 5 dolar… böylece gmail, google docs ve picasa için toplamda 27 gb alanım oldu. başlangıç için idare eder… sık kullandığım, her an ulaşmayı istediğim ya da ulaşabileceğimi düşündüğüm tüm dosyalarımı google docs’a yükledim. klasörler halinde düzenleyerek yaptım bunu… ayrıca tüm fotoğraf arşivimi de picasa’ya upload ettim. yine burada da tek tek albümler oluşturdum ve gizlilik ayarlarını düzenledim. youtube’da ayrı bir hesaba da (herkese açık ve listelenmemiş şekillerde olmak üzere) videolarımı yükledim.

dropbox’ta -şimdilik- ekstra alan satın almadım. sık kullanmadığım ama “bir kenarda dursun” dediğim ya da kaybolmasını da istemediğim tüm dosyalarımı kategoriler halinde sıkıştırdım ve dropbox’ta bir “yedekler” klasörü oluşturup yükledim. dilediğim zaman bir tıkla indirebilir ve açabilirim. yine ön tanımlı “public” klasörünü de paylaşıma açık dosyalarım için kullandım. son olarak, google docs’ta olmasını istemediğim kimi özel dosyaları da buraya koydum… (neden bilmiyorum ama sanırım yine “tasarıma” gelip dayanacak olay, dropbox bana daha güvenli gözüktü… kim bilir, belki de google’ı daha çok kullandığım ve başkalarının yanında da kullanabileceğim ihtimali içindir…)

ileride, kullanım durumuma göre, dropbox’tan da ekstra alan alabilirim. ancak fiyat kıstasını göz önünde bulundurursak (dropbox’ta 50 gb alan yıllık 100 dolar iken, google’da 80 gb yıllık 20 dolar, 400 gb ise yıllık 100 dolar. yani google, dropbox’tan 8 kat daha ucuz.) google tercihim olacak gibi…

bir de, yukarıda bahsettiğim gibi, google’ın yeni uygulamaya koyacağı “drive” hizmetinden umutluyum. daha şık ve sade bir tasarım, daha çok dosya desteği umuyorum. e eşşek değillerdir, google docs’taki dosyalarımı buraya aktarmam için de bir seçenek sunarlar.

açıkçası, bu iki siteden / hizmetten farklı alternatifler denemedim, maceraya ve hesap kirliliğine gerek duymadım. zaten bulut dediğimiz olay, tek elde toplanmadan on yere yayılırsa, esprisini kaybeder. ancak türk telekom’un “ttnet bulutu” isimli servisine, müşteri temsilcisinin ısrarıyla üye oldum. 50 gb alanı aylık 5 tl’ye verdiler. aktivasyonu yaptım, göz attım. dosya desteği güzel, paylaşım imkanı var, mobil uygulamalara desteği var fakat hayati bir şey yok… web üzerinden yükleme… ttnet bulutu’na yükleme yapmak için illa ki bir program indirmen gerekiyor. e ne anladım ben bu işten? iş bilgisayarına program yükle, evdekine yükle, telefona yükle, tablete yükle, ölme eşeğim ölme bekle ki yaz gelsin… durumu ttnet yetkililerine de aktadım ama -henüz- ciddi bir yanıt alamadım. oysa aylık 10 tl gibi bir rakamla “sınırsız” alan sağlamaları da beni cezbetmişti, web üzerinden dosya yüklememe imkan sağlasalar, belki de bir tek onu kullanacaktım. ttnet’in her işi gibi, bu da olmuş ama yarım olmuş…

kısacası şu an “bulutum” ve ben mutlu mesuduz, özgürüz, mobiliz…

blog son zamanlarda teknoloji blogu gibi oldu ama, siz de idare ediverin azcık.

Filed under bulut bilişim cloud clouding joli os apple icloud google docs dropbox