YAZAR KAAN GÖKTAŞ'IN KİŞİSEL GÜNLÜĞÜ...

0 notes

ne iş olsa…

internetin yaygınlaşması ve neredeyse her eve girmesi, hizmet sektörüne de gözle görülür bir katma değer sağladı kuşkusuz… internetin inanılmaz bir hıza ulaştırdığı globalleşme sayesinde, mahallemizin elektrikçisi, dünyaya açıldı. artık hüseyin abi’nin ampul söküp taktığını, elektrik plan-proje ve tadilat işleri yaptığını cümle alem yedi düvel biliyor. hayatımızda bilgisayarlar ve internet olmasa, kahvede boş boş oturacak olan komşunun “zeki ama tembel” oğlu da iş hayatına atıldı, freelance çalışıyor. (laf aramızda freelancer’lar gerçekten hayat kurtarıyor. ben de kendi internet girişimlerimin web programlamasından, zaman ayıramayacağım ufak-tefek detaylara kadar, bir çok işte freelancer kullanıyorum. bu arada bizzat benim de freelance çalıştığımı unutmamak lazım.)

irili ufaklı bir çok şirketin, şirket görünümünde label’ların, tek kişiden oluşan ama kopyala-yapıştır metinlerle holding taklidi yapan (bayağı bayağı misyon-vizyon-kalite standardı içerikleri falan var…) işletmelerin arz-ı endam etmeye başladığı hizmet sektöründe başı kreatif işler çekiyor. bundan bireysel olarak rahatsız değilim, “photoshop kullanmayı bilen grafikerim, joomla kurmayı söken webmasterim diye ortalarda gezinir oldu” diye de sızlanmayacağım. piyasa fiyatlarının düşmesi de umrumda değil. zira bu tip işlerde, kalitesizlik, kalitenin değerini arttırır. freelance ve home-office çalışmakla ilgili detaylı bir yazıyı ayrıca yazacağım, bu konuda tecrübeli bir isim olarak…

benim rahatsızlığım apayrı bir yönde… çoğu ajansın, ajans süsü verilmiş tek kişilik işletmelerin ya da freelancer’ların internet sitelerine ya da genel tabirle profillerine baktığımda, tam anlamıyla bir “çıfıt çarşısı” imajı görüyorum.

adam web sitesi yapmaktan, kartvizit-broşür tasarlamaya, fotoğraf çekmekten, toplantı-açılış organizasyonuna, yayıncılıktan, arama motoru optimizasyonuna kadar her işe talip… her biri ayrı birer ihtisas, uzmanlık isteyen tüm bu konulara, tek başına hakim… ya da öyle iddia ediyor.



amele pazarında “ne iş olsa yaparım abi” diye bekleyen emekçiyi anlarım ama ciddi ve profesyonel bir hizmet alacağım kişide bunu görmek, çok açık biçimde “çakallık” hissi uyandırıyor bende.

gazetecilik zamanımdan da, belediyecilik kariyerimden de bilirim, “çantacı” tabir edilen bir meslek kolu vardır. ihale ihale gezerler, ne ihalesi olduğu farketmez, hepsine katılır ve teklif verirler. ihaleyi asıl alacak olan firma da, “aradan çekilmeleri, ayak altında dolaşmamaları için” bir kaç bin lira ellerine tutuşturur. böyle geçinirler. şirketleri çantalarından ibarettir. yani kağıt üstünde… ve o şirketin faaliyet alanında allah ne verdiyse yazar ki, her sektörün şartnamelerini alabilsinler…

tabi ki, bir çok kişinin niyeti aslında temiz. en basitinden, “neden ben de yapamayayım, bu işten de para kazanan varsa, neden ben de kazanamayayım?” tarzı bir düşüncenin ürünü…

ancak yanlış, niyet temiz olsa da, yanlıştır…

bu tip arkadaşlara bir kaç tavsiye:

  • kendinize en azından bir ana sektör belirleyin. yani bir yandan web tasarım, öbür yandan düğün organizasyonu teklifi sunmayın insanlara. bu sizi kalifiye yapmaz. yetenekli hiç yapmaz. on parmağında on marifet, asla…
  • mümkünse, sektöre de değil, tek bir işe odaklanın. yani; “hem seo yaparım, hem php kodlarım, hem sanal pos kurarım” demeyin. ihtisaslaşma sizin kişisel / mesleki gelişiminiz açısından da iyidir.
  • açgözlü olmayın, iş paslamayı bilin. “ben yaparım” yerine, “bu işten iyi anlayan bir arkadaşım var.” deyin. emin olun böylesi daha güven verici…
  • allah lillah aşkına, kendinize sıfatlar, uzmanlıklar uydurmayın. “webmaster & graphic designer & photographer & hacker blablabla” diye bir kartvizit, inanın komik duruyor.

Filed under freelance home-office homeoffice ajans

0 notes

Kimse kendi köyünde peygamber olamaz…

“ün tehlikelidir, hele kendi çevrenizden birinin sağladığı ün, yakıcıdır. sıcakkanlı akdeniz ülkelerinde insanlar, kendilerini tutamayıp açığa vururlar bu öfkelerini. eleştirir, dedikodu yapar, saldırır, yok etmeye çalışırlar.

toplumumuza bakın: nazara karşı o kadar çok önlem almaya çalışıyoruz ki, evlerimiz, otomobillerimiz, nazar boncuklarıyla dolu. kurşun dökme adeti sürüp gidiyor. demek ki, birbirimizden çok korkuyoruz ve üzerimize dikilen gözlerin bize zarar vereceğine inanıyoruz.

bu durum, insanda garip ve yabancılaşmış bir acı duygusu oluşturur. savaş ve barış‘taki andrej gibi… borodino savaşı‘nda üzerine ateş edilirken ‘niye benden bu kadar nefret ediyorlar?’ diye düşünür andrej.. ‘annemin o kadar sevdiği, o kadar özen gösterdiği benden’…

gerçekten de sizi ya hiç görmemiş ya da hiç bir ilişkisi olmayan bazı insanlardaki nefretin, size yönelen yok etme isteğinin yırtıcı bir tutkuya dönüşmesi ürkütücüdür. niye o kadar nefret ettiklerini anlayamazsınız.

(…) bu kuytu ve nemli köşelerde düzenlenen saldırılar ve dedikodu kırıntıları, bir bataklık gibi soluduğunuz havayı zehirler, doğal çevrenizde sizi bunaltmaya başlar. yanıtlayamazsınız, çünkü somut bir şey yoktur.

ele gelmeyen, vıcık vıcık, kaygan bir dedikodu ortamıdır bu… susmaktan başka yapılacak bir şey yoktur. her şeyi duyup görerek, taş gibi, kımıldamadan durmak… sövgülerden daha zor olanı, kamuoyunu yanıltmaya yönelik yalanlara dayanmaktır. yalan karşısında bile susmanız gerekir. bu susmanın bedeli sinir bozuklukları, yüzlerce uykusuz gece ve mide ağrıları demektir. oysa sizin üretmek için dingin, uyumlu ve barışık bir dünyaya ihtiyacınız vardır.

(…) ne de olsa, geleneğimizde var. arthur koestler, 13. kabile adlı kitabında, bir arap gezginin eski türk boyları hakkındaki izlenimlerini aktarıyor : ‘türkler, içlerinden birisi sivrildi mi, bizden çok tanrıya yaraşır diye, tutup asıyorlar onu”…

Filed under nazar kıskançlık ego toplum insan

0 notes

2012, kıyame* vakti…

kim bilir hangi otelden ayrılırken “hatıra” olarak alınmış, diş fırçası, macunu, traş kremi, bıçağı, jöle ve ufak boy parfüm atomizerimin olduğu seyahat çantası hazır bekliyor, ansızın gezesim gelebilir… daha dün başladığım kitabım bitmek üzere, bir yandan ipad’imden bu ayın dergilerine göz atıyorum… beyoğlu’nda aslıhan pasajı’nda kenan abi’nin sahaf dükkanında yeni okuyacağım kitaplar beni çağırıyor… masa üstünde ajandamda, üzerinde çalıştığım sosyal belediyecilik projelerinin notları, diğer tarafta top top çıktıları alınmış sosyal sorumluluk projeleri örnekleri… zaman hepsine yetecek kadar bol, hepsi için verimli yaşıyorum hayatı…

2011’in son haftalarında, fikir anlamında çok üretken günler geçirdim…yeni fikirler, internet projeleri, kitap konuları… yeni medya mecraları, tanıdıklar, eski dostlar, yeni arkadaşlar…

google’da “kariyer” yazdığımızda, karşımıza şu cümle çıkıyor :

“Kariyer, mesleğimizi yaparken koyduğumuz hedefler doğrultusunda iş deneyimi kazanırken, gerekli eğitimleri alıp, mesleki ve bireysel açıdan kendimizi gerçekleştirme sürecimizdir.”

“kendini gerçekleştirme”…

kariyer bu ise, kariyer hırsı içinde kendi hayatı ellerinin arasında akıp gidenler bu tanımda bir şeyi eksik yapıyor demek ki…

“çalışarak bir şeyi başarmanın, ortaya çıkarmanın hazzı başka çok az şeyde var. sıfırdan bir şeyleri var edebilmek, onu kabul ettirmek, geliştirmek insanın yaşadığı zaman dilimindeki tek avuntu kaynağı. ” demiş m.serdar kuzuloğlu… benim için “kendini gerçekleştirmek” de, işte tam bu başarı hazzı aslında…

bir şey ortaya koyamıyorsam, üretemiyorsam, tıkandıysam ya da önüme engeller çıkartılıyor, görmezden geliniyorsam, baştan savılıyor, erteleniyorsam, bunun ismi kariyer değil…

benim, gazetecilikle geçen 13 yılımda da, sonrasında belediyeciliğin ilk on ayında da, yoğun bir hayatım oldu… hep boşlukta kalmaktan korktum… bu yüzden, özünde tembel bir insan olsam da, geleneksel tembellerin aksine, inadına işe sarıldım…

bu belki de freud’un öne sürdüğü “ölüme karşı güdü” nün ta kendisi… ölümden duyulan korkunun, ismini yaşatarak bastırılmaya çalışılması… fiziken ölsem bile, ismimin, yaptıklarımla, ürettiklerimle insanların aklında, zihninde, anılarında yaşamaya devam etmesi çabası…

işte tüm bu duyguların karmaşasıyla, kendi kariyerimde, “artık yeter” diyerek bazı kararlar aldım ve 2012’nin ilk gününde gelen iyi haberle, yolumun açılmasıyla uygulamaya koydum.

  • yerel basınla tüm bağımı kesiyorum. bundan sonra, kısa ve orta vadede, bölgesel ve yerel basında, köşe yazarlığı da dahil olmak üzere, herhangi bir sıfatla, hiç bir şekilde yer almayacağım.
  • bu bağı tamamen koparabilmek için, 9 yıldır işlettiğim yerel haber portalını satışa çıkardım. en kısa sürede satış sürecini tamamlayarak, bu mecrayı başka yatırımcılara devredeceğim. ancak, kısa zaman önce kurduğum ve şu an uykuda olan yerel bazlı video-haber sitesi için aynısını düşünmüyorum. daha doğrusu ben o siteyi, bir haber organı olarak görmüyorum. sadece vakit geçirmek için, hobi amaçlı olarak siteyi bir video paylaşım platformuna dönüştürebilirim.
  • belediyede yürüttüğüm görevde, uzun zamandır üstünde çalıştığım iki projelemle, yeni ortaya konulan iki projeyi, bu yıl içinde bitirip, işler hale getireceğim.
  • FİMO bünyesindeki çalışmalarımda, yıl içinde en az 10 kuruma, sosyal medya ya da sosyal proje danışmanlığı yapar hale geleceğim.
  • Ajans İF bünyesinde, bu yıl en az iki büyük ölçekli ticari internet projesini hayata geçireceğim.
  • ikinci kitabım, şubat ayında çıkacak. bu yıl, iki kitap daha yazacak ve baskıya hazır hale getireceğim. niyetim, bu kitaplardan en az birinin daha, 2012 içinde raflarda yer alması.
  • en kısa sürede, ulusal ölçekli en az bir yayın organında, düzenli şekilde köşe yazmaya başlayacağım.
  • yıl içinde, ulusal basında ve televizyonlarda, bolca yer alacağım.
  • bu yıl üniversite sınavlarına girerek, yıllar sonra tekrar örgün öğretime başlayacağım.
  • doğup-büyüdüğüm kasabanın tarihiyle ilgili, benim için önemli bir şahısla ilgili yaptığım araştırmaları bu yıl tamamlayacağım. sonuç ne çıkar bilinmez, zira şu an sadece ismini ve görevini biliyoruz. ama belki bir kitaplık öykü toplanır…
  • bulduğum her fırsatta, hatta fırsat yaratıp, şehir şehir gezeceğim. çanta orada boşuna durmuyor.
  • bu yıl, en az iki panel ya da konferansta konuşmacı olarak yer alacağım.
  • internet girişimlerine çok önem veriyorum. Kendi projelerim dışında, devamlı gelir getirme potansiyeline sahip, farklı segmentlerde bir kaç internet sitesi satın alacak, işleteceğim. Ayrıca başarısına ve vizyonuna inanmam halinde, büyük ölçekli bir internet sitesine de ortak olabilirim.
  • freelance olarak yaptığım editörlük, çevirmenlik, redaktörlük ve gölge yazarlık işinde, ciddi bir müşteri portföyüne ulaşacağım.
  • mümkünse sosyal medya üzerinde, hatırı sayılır bir takipçi rakamına ulaşacağım.
  • freelance olarak yaptığım internet tasarımlarında, portfolyomda gururla taşıyacağım, kaliteli işler üreteceğim.


*kimileri 2012’de “kıyamet” bekliyor… ben çoktan 2012’yi “kıyame” yani “ayağa kalkma” yılı olarak ilan ettim bile…

Filed under freelance homeoffice kariyer yeni yıl planları kişisel

0 notes

Girişimcilik…

bu aralar yeni bir kaç proje üzerinde çalışıyorum. kendi ajanslarımın içerik ve hizmet geliştirmesi, üstüne iki tane yeni web fikri… iki güzel web sitesi projesi var kafamda. bu konuda know-how desteği için twitter‘da çağrıda bulunduğumda, internet girişimciliği konusunda türkiye’de bir idol olan ve istanbul.net’ten tutun da, uzman tv’ye kadar bir çok sitenin yaratıcısı ersan özer, bana bir döküman gönderdi…

ersan özer’in üzerinde durduğu konu, benim de sorduğum “web girişimciliği” idi ancak, konuya giriş yaptığı üç alt başlığı, aslında “girişimcilik / yatırımcılık” ana başlığının her koluna monte edebiliriz.

“var olan bir modeli klonlamak, var olan bir modeli geliştirmek / iyileştirmek ya da sıfırdan bir fikir ortaya atmak…”

ülkemizde “girişimcilik” denilince sanırım akla hep en son seçenek geliyor; sıfırdan bir şey ortaya atmak, bir buluş ortaya koymak… sonra da ortalık “suyla çalışan araba yaptım, con ahmet’in devirdaim makinasını buldum…” diye dolaşan mucitlerden geçilmiyor..

var olan bir modeli kopyalayıp yerelleştirmek ya da üzerine bir şeyler katıp daha iyi duruma getirmek ise genelde “tü kaka” sayılıyor.

oysa teknoloji çağında, çoğu buluşun, şu an hayatımızda yer eden bir çok şeyin hikayesinde, daha önceki başarısız ya da yetersiz örneklerin evrimi yer alıyor…

aslında konuyu başka bir yere getireceğim. yeme-içme olayına, lakin bağlantıyı kuramıyorum. “hop” diye geçmekten başka çare yok…

ne zaman, son zamanlarda etrafımızı mantar gibi saran avm’lerden birinin yeme-içme katına gitsem ve oradaki “enternasyonalizmi” görsem, aklıma aynı şey geliyor… bir yanda burger king, pizza hut, arby’s, öbür yanda dönerci, pideci…

ne yazık ki, yukarıda da gördüğünüz üzere yabancıları marka ismiyle sayarken, bizimkileri sektörle geçiştirdim… çünkü aklıma bir tane bile marka gelmedi, gelenleri de söylesem anlayan olur mu ya da ben doğru mu hatırlıyorum acaba diye tereddüt ettim… işte konumuz tam da bu…

farkında mısınız bilmem ama yeme-içme konusunda dünyanın en renkli ve çeşitli, üstelik de lezzetli kültürlerinden, mutfaklarından birine sahip olduğumuz halde, ilaç için bir tane bile markamız yok. dünya devini falan bıraktım, orta ölçekli bir işletmeye razıyım…

adam dana etini fırınlayıp yaprak yaprak kesmiş… iki dilim ekmek arasına koymuş, aynı malzemeyle on çeşit ürün yaratmış… bizimki dana etini şişe geçirip ateşte pişirmiş, yaprak yaprak kesmiş, yaratabildiği en baba fikir, yuvarlak pidenin arasına koyup satmak…

pizza hut, little ceasars, domino’s, pizza pizza, subaro… elin adamı pizzayı, bin çeşitle, bin seçenekle, dünya çapındaki markalarla satıyor… bizim garibim pide de, bin çeşit, bin seçenek ama yüzüne bakan yok… pide başka bir kültürün mutfağında yer alsaydı, şimdi kenarı sosislisi, peynir dolgulusu, çift kat hamurlusu, mantarlısı, acılısı… bin çeşit yaratıcı fikirle bir dünya yiyeceği olmuştu ve biz dünyaca ünlü bir pizza restoranının franchising şubesine gidip, üstüne pastırma, sucuk koydurup “anadolu ateşi” diye yiyor olacaktık.

daha onlarca yemeğimizi sayabilirim…

geçtiğimiz gün yine bir avm’de, sultanahmet köftecisi’nin önüne denk gelen masalarda oturuyorum. gözüm mekana takıldı… sonra da yukarıdaki menü tabelalarına… sultanahmet köfte, porsiyon, bir buçuk, ekmek arası… gayet güzel gidiyor… çorba falan… sonra.. hamburger… menü bu.

kalktım, kasaya gittim, siparişleri alan görevli çocuğa sordum; “hamburgerinizin içinde ne var?” “köfteee” diye gayet doğal bir cevap verdi… hayır, ne köftesi? efendim, gururla ünlü bir markayı saydı ve “x’in hamburger köftesi efendim” dedi. merd-i kıpti şecaat arz eylerken sirkatin söyler…

köfteci dükkanısın, menüne hamburger koyuyorsun, aslında ana fikir olarak güzel, çocuklar için, özenti ergenler için, turistler için… ulan hıyarağası, köfteci dükkanısın. o iki dilimin arasına, kendi köfte harcından pişirip koysana, ismine de ne bileyim “sultanahmet burger” desene… üstelik şöyle bir nüans var, gavurun hamburgerinde, aradaki bizim galat-ı meşhur olarak “köfte” dediğimiz şey, “köfte” değildir… köfte, kıymaya soğan, ekmek içi, kimyon, karabiber falan konularak elde edilen harcın pişmişidir. gavur hamburgerine sadece çekilmiş, yoğurulmuş ve yuvarlak form verilmiş et koyar. bildiğimiz kıyma, tuz, biber… bu kadar. zaten o yüzden de reklamlarına, ürün tanıtımlarına dikkat edin, köfte demezler, “dana eti” derler aradaki mamule… yani sen, hamburger ekmeğinin arasına “köfte” koymayı akıl etsen, zaten doğal olarak yeni bir ürün meydana getirmiş olacaksın…

tekirdağ köfte, inegöl köfte, sultanahmet, akçaabat, kaşarlı, kasap, satır, odun… zilyon tane köfte çeşidinin olduğu bir türkiye ve “geleneksel” bir köftecide, mc donalds’in, burger king’in yüzüncü sınıf çakması, taklidi bir hamburger…

köken olarak, göçebe bir toplumuz… yani elin şişman, hımbıl amerikalısının fast-food kültürü varken, bizim yemeklerimizin sofrada yarım saatte tüketilecek şeyler olması biraz çelişki değil mi? hızlı tüketime elverişli yemeklerimizi de marka haline getirememişiz, bizden başkası tanımıyor. döneri tabağa koyup, yanında pilavla on beş dakikada yiyoruz.

işin özü… bizim tek bir eksiğimiz var. özdeğerlerimize olan inancımızın, güvenimizin ve sempatimizin düşük olması… tabi bir de, bu inanca, sempatiye sahip olsak bile, onları dünya çapına çıkaracak, gavurun know-how dediği bilgi, birikim, basiret…

sonra da donald amca dayıyor burnumuza beef diye bizim kırk yıllık satır köfteyi, mc turko‘yu, bayıla bayıla yiyoruz tabi…

Filed under girişimcilik yatırımcılık risk sermayesi vc venture capital innovasyon

1 note

Güle güle dergisahibi…

itiraf.com‘daki “dergisahibi” olayı artık son noktaya geldi ve söz konusu rumuz, site yönetimi tarafından bu sabah, geri döndürülmemek üzere tamamen silindi.

daha önce de bahsetmiştim, bana ait olan bu rumuz, bir süre önce başka birileri tarafından ele geçirilmişti. daha sonra İtiraf.com yönetimi tarafımdan hesap bana geri verildi.

işin açığı, itiraf.com’a artık eskisi gibi ne itiraf yazıyordum ne yorum. haftada bir, o da mesaj gönderen var mı diye bakmak için girer olmuştum…

bir sabah aklıma bir fikir geldi ve uygulamaya koydum. rumuzu, yorumcu yetkilerimle birlikte satılığa çıkardım. hatta ilgi çekmesi için “bir çok bayan arkadaşla bu sayede tanıştım” şeklinde sarkastik ifadeler ekledim ve astronomik bir değer biçtim.

işin garibi olay ekşi sözlük’te entry konusu oldu, itiraf.com’un fikir babası ve eski “sitesahibi” ersan özer, twitter hesabından paylaştı… bir anda satış sayfasına yüzlerce kişi girdi…

bu sabah itiraf.com’a girmek istediğimde “üyeliğiniz silinmiştir.” mesajıyla karşılaştım. itiraf.com yönetimi bir açıklama, uyarı vs. yapmadan, tüm itiraf ve yorum arşivimle birlikte hesabı kapatmışlar.

ben, satış olayından kıllandıklarını düşünüyorum. lakin ne üye olurken, ne de sonrasında, hiç bir sözleşme vs. ile “hesap satılamaz” diye bir kural bana onaylatılmadı. kaldı ki, ben hesabı satmadım da, satılığa çıkardım alt tarafı… yani böyle bir kural olsa da, ihlal edilmiş değil henüz, eylem teşebbüs aşamasında…

hangi sivrizeka, bir sitenin üyelik sözleşmesine “sitedeki hesap satılmaya teşebbüs dahi edilemez.” yazar ki?

itiraf.com yönetimine konuyla ilgili bir e-posta gönderdim ve sordum… bakalım…

Filed under dergisahibi itiraf itiraf.com kişisel

0 notes

İkinci kitap için iyi haber…

bugün, ikinci kitabımız “Oldu da Bitti Maşaallah” için ozan yayıncılık’taydım. yayınevi sahibi mustafa demir ile oldukça keyifli bir sohbet gerçekleştirdik. kitabın çıkış tarihini belirledik ve sözleşme imzaladık.

kitabımız, şubat ayı içerisinde raflarda yer alacak. şu an redaksiyon aşamasında… yaklaştıkça heyecanı arttırmak için geri sayımı paylaşacağım buradan. bu arada, ilk kitapta uyguladığımız “kelebek etkisi” pazarlama taktiği bunda da geçerli olacak, hazır olun!!! bu kitabın reklam çalışması için farklı düşüncelerim de var, her an yardım isteyebilirim sizden…

ayrıca, ilk kitabımız “Kuran Açısından Evrim Teorisi” de üçüncü baskıya girecek. bugün, ikinci kitapla birlikte, ilkinin de sözleşmesini yeniledik ve telif haklarını uzattık.

Filed under kitap kitabımız oldu da bitti maşaallah

0 notes

“yazarım haaaa”

gazeteciliğe ilk başladığım yıllarda, “yazarım haaaa”; adeta bir deyim haline gelmişti kendi aramızda… “yazarım haaaa” deyip siyasileri, belediye başkanlarını, milletvekillerini, protokol erbabını korkutur, hizaya sokmaya çalışırdık… “yazarım haaaa” nın gücüyle, saygı görür, para kazanır, yemeklerde en afilli masalarda, toplantılarda en ön sıralarda ağırlanırdık… “yazarım haaaa” nın bize açmadığı kapı yoktu. beleşe sağlamadığı mal, yaptırmadığı hatırlı indirim kalmamıştı. “yazarım haaaa” diyerek ipten adam alır, nezaretten suçlu çıkarır, olmayacak işi oldururduk… kimimiz “yazarım haaaa” ile geçinir, cebini doldururdu…

“yazarım haaaa” bize çok büyük bir fors sağlar, el üstünde taşıttırırdı…

devir değişti… şimdi herkes “yazarım haaaa” diyebiliyor… twitter, facebook, bloglar, mikro-siteler, forumlar, şikayet bildirmek için, şikayetlere çözüm bulmak için özel olarak kurulan siteler… geçtiğimiz gün okuduğum ve paylaştığım kitaptaki gibi, artık herkes örgüt.

geçtiğimiz gün anneme bir cep telefonu aldık. turkcell iletişim merkezi’nden sıfır halde aldığımız nokia marka telefon, evde ilk çalıştırmamızda arıza yaptı ve kullanılamaz hale geldi… aldığımız yere götürüp değiştirmelerini istedik, değiştiremeyeceklerini, servise gönderebileceklerini, ancak tamir edilebileceğini gevelediler. tüketici hakları kanunu‘nu hatırlatarak ısrarla değiştirmelerini söyledim, hatta inceden tehdit bile ettim… nafile…

ertesi gün, şikayetvar.com‘da, olayı anlatıp hem turkcell’i, hem de nokia’yı şikayet ettim. aynı gün turkcell müşteri hizmetleri tarafından arandım. gayet doyurucu bir açıklama ile hatanın kendilerinde olmadığını söylediler ve olayı nokia ile, yetkili teknik servis gen-pa’ya aktardılar…

dün ise nokia’dan telefon geldi, ısrarlı taleplerimiz doğrultusunda, telefonu yenisi ile değiştirdiklerini lütfettiklerini söylediler…

olayı bu şekilde çözümlendirince, aklıma yıllar önce askerdeyken yaşadığım bir benzeri geldi. tanınmış bir markanın mp3 player’ını biraz kıdemli asker olunca, evden kargoyla gönderttirmiştim… nöbetlerde falan dinliyorum. ancak alet arıza yaptı. çarşı izninde servisini bulup götürdüm bıraktım. bir hafta geçti yok, iki hafta, üç hafta… yalan söylemeyeyim iki aya yaklaştı, halen tamirde alet… haftada bir gün olan çarşı iznimin yarı zamanını bu konuya ayırıyorum. ana şubeye, distrübütöre telefonlar gırla… en sonunda “tak” dedi, markanın genel merkezini aradım, ulaşabildiğim en yetkili isme kendimi bağlattırdım… “ben gazeteci kaan göktaş” la başlayan ve olayı anlatan uzun bir cümle kurup, en sonunda da gazetelerin tüketici sayfalarını yöneten arkadaşlarım olduğunu, bu konuyu yazdıracağımı söyledim… “yazarım haaaa” dedim yani… öğleden sonra bir telefon, kutusunda gıcır gıcır hem de daha üst model bir mp3 player’i teslim ettiler…

şimdi iki tıkla çözdüğümüz meseleyi, çok değil bundan 5-6 yıl önce böyle halledebiliyorduk…

sosyal medya, bu alanda, müşteri memnuniyeti ya da algı yönetimi açısından çok önem taşıyor. artık bir çok marka, sosyal medya üzerinde tarama yaparak, olumlu-olumsuz bahsedişleri değerlendiriyor ve olumsuz olanları çözmeye çalışıyor. laf aramızda biz de, şirkketim olan fikir mahsulleri ofisi‘nde, hem belediyelere, hem siyasilere, hem de kişi ve markalara / özel firmalara, “sosyal medya call center” adını verdiğimiz bir yöntemle bu hizmeti veriyoruz.

türkiye’de benim yaşadığım bir kaç örneği de katarsak, türk telekom / ttnet ve adidas bu çalışmayı çok güzel hayata geçiriyorlar. ttnet örneğini iki defa bizzat ben yaşadım. ikisinde de, twitter’dan ttnet’in hizmetlerini eleştirdim ve aynı gün hem mention / dm yoluyla, hem de telefonla geri dönüş aldım. adidas’ın uygulamasını ise, düzenli takip ettiğim teknoloji dergilerinden birinde okumuştum… yüzlerce lira verip aldığı ayakkabısının ilk günlerde yırtıldığını iddia eden bir genç, olayı twitter’a taşımış ve adidas’ın kurumsal halkla ilişkiler departmanı, kısa sürede kendisine yeni bir ayakkabı hediye etmişti… (“sen ttnet’ten böyle bir çözüm bulabildin mi?” derseniz, hayır… sadece “konuyu ilgili birime iletecekleri” cevabıyla yetinmek zorunda kaldım.) siyasetçiler içinde ise, şimdilik bildiğim, yine benim ortaya koyduğum modelle, yani “sosyal medya call center” hizmetine pilot-projelik eden uygulamayla, yine benim yönettiğim silivri belediye başkanı özcan ışıklar’ın twitter hesabı, algı yönetimi konusunda çalışıyor.

artık herkesin, doğru strateji ve yolu seçerse, sesini duyurabileceği, lise öğrencilerinin bile sanal hesapları arkasında “kanaat önderi” olabileceği bir çağdayız.

bu yüzden artık, “yazarım haaaa” forsu, bizim tekelimizden çıktı. artık ben de, “yazarım haaaa” yı kullanan ve artık sadece en temel haklarını savunmayı, en temel görüşlerini aktarmayı kazanç bilen yüzbinlerden biriyim…

yine de, yaşasın iletişimin gücü!

Filed under sosyal medya medya gazetecilik yeni medya twitter

0 notes

bir yılı aşkın bir süredir, silivri belediyesi‘nde görev yapıyorum… açıkça söylemek gerekirse, 13 yılı aşkın çalışma hayatımda, en zevk alarak yaptığım görevdeyim. doğrudan topluma, insanlara, toplumun en yardıma muhtaç kesimlerine el uzatan birimlerin koordinasyonunu sağlıyorum ve bu inanılmaz bir manevi huzur sağlıyor. (işimle ilgili detayları bir ara uzun uzun yazmak istiyorum ama şimdi değil…)

kişisel hedeflerimden (tabii ki kurumsal hedef de bu…) biri de, bu çalışmalarda yerinde saymamak, geliştirmek, yeni projeler ortaya sunmak…

bu konularda (gelecekteki ortağım) bahadır’la sohbet ederken, inanılmaz bir kaynak arşivine denk geldim… sivil toplum geliştirme merkezi‘nin e-kütüphanesi ve yayınları…

yerel yönetimler, sosyal sorumluluk projeleri, avrupa birliği hibe fonları ve projeleri, kadın ve engelli hakları ile sosyal devlet konularıyla bireysel/gönüllü ya da kurumsal olarak ilgilenenler için, stgm arşivi içerisinden bir seçki yaptım ve google docs’ta paylaştım.

benim gibi, e-kitap olayına ısınamayanlar, illa ki dokunmak, okurken not almak, altını çizmek, işaretlemek isteyenlerdenseniz, çıktı alıp çalışmanızı öneririm. abartanlar yine benim gibi, ciltletebilir de…

Filed under kariyer sivil toplum sosyal sorumluluk projeleri sosyal belediyecilik projeleri

1 note

Bulut bilişim ve son kullanıcı…

bu aralar kafayı “bulut” olayına taktım. bunda, tamamen “bulut” destekli bir işletim sistemi olan jolicloud’u kullanmamın da teşviği var. joli’yi daha önce anlatmıştım… “bulut” olayı, henüz çok yeni, kitlelerin de yabancı olduğu bir konu, ancak ben çok değil, 5-10 sene içerisinde, masaüstü bilgisayarlar ve laptoplar dahil, kişisel kullanıma yönelik aletlerden, terabyte’lar dolusu harddisklerin kalkacağını, sadece “geçici bellek” işlevini görecek bir hafızanın fiziki olarak yer alacağını, geri kalan her şeyin buluttan yürütüleceğini öngörüyorum. buna, işletim sistemleri de dahil…

kısa ve kabaca anlatırsak, “bulut” dediğimiz olay, kullandığımız dosyaların, laptop, pc yada tablet, her ne ise, fiziki diskte değil, internet üzerinde, sanal sunucularda barındırılması…

yani, iş yeri bilgisayarınızda hazırladığınız bir dosyanın işyeri bilgisayarınızda kalması, dışarıda ya da evde o dosyaya ihtiyaç duyduğunuzda, usb bellek ya da kendi kendinize mail atmak gibi “dahiyane” bir fikre ihtiyaç duymamanız anlamına geliyor bu… kafede otururken tabletinizde ya da akıllı telefonunuzda kaydettiğiniz bir resme ya da dosyaya, ev ya da iş bilgisayarınızda da ulaşabilmek, evde hazırladığınız bir sunumu sabah iş bilgisayarınızı açtığınızda karşınızda bulmak, yanınızda sürekli olarak laptop ya da netbook taşımak zorunda kalmamak gibi nimetleri de var.

en özet haliyle, dosyalarınızı internet üzerindeki sunuculara yüklüyorsunuz ve senkronize ediyorsunuz. bu şekilde arşiviniz, zaman ve mekan kısıtlaması olmadan, herhangi bir bilgisayardan kullanımınıza açılabiliyor.

bunun çeşitli avantajları var; birincisi, yukarıda izah ettiğim gibi mobilite ve kullanım kolaylığı… bulut sizi flash disk taşımaktan, mail atmaktan, laptop taşımaktan kurtarıyor. artık “mobil” bir çağdayız… örneğin ben, iş yerimde masaüstü pc, evde netbook, dışarıdayken ise akıllı telefon ve tablet kullanıyorum. ancak yeni düzenlememden yani buluta geçmemden sonra, hiç birinde dosya barındırmıyorum ancak tüm dosyalarıma hepsinde erişebiliyorum. ikincisi, bu olayın kendiliğinden sürekli bir yedekleme imkanı sunması… bilgisayarınız bozuldu, bir virüs istilasına uğradınız ya da kullandığınız işletim sistemini değiştirmeye karar verdiniz. her seferinde disk böl, yedekle, tek partition’a format at ya da her seferinde flash disklere dosya taşı, format at, tekrar geri yükle derdi bitiyor. örneğin ben, netbook’umda, çeşitli işletim sistemlerini denemeyi seviyorum. ve bunları tek partition’da tutuyorum. geçen haftalarda, denemek için kurduğum xubuntu’nun hata vermesi sonucu, biraz da merakımdan, jolicloud kurmak istedim. dosyalarımı (ki toplam boyut oldukça büyük ve içinde yıllardır tuttuğum fotoğraf arşivim de var…) flash disk’e aktarırken, anlamsız bir yazma/okuma hatası nedeniyle, kimi dosyalarımı yitirdim. oysa şu an, format format üstüne atabilir, işletim sistemleri arasında kuş gibi sekebilirim… hem de tek dosya yitirmeden :) üçüncüsü güvenlik… hangi işletim sistemini kullanırsanız kullanın, hangi güvenlik yazılımının arkasına sığınırsanız sığının, basit bir son kullanıcı olarak çırılçıplak ve savunmasızsınız… oysa bulut sunucular, sizin garibim bilgisayarınızdan kat kat daha güvenli…

peki, faydalarını anladık… nasıl kullanabiliriz?

apple kullanıcıları “icloud” hizmetiyle çoktan tanışmıştır… aslında “icloud” tam anlamıyla “bulut” sayılmasa da, süper hızlı senkron olayı ile benzer bir işlev görüyor. tabi “icloud” un kaymağını ancak bir iPhone’unuz ve bir Macbook’unuz, bir iPhone ve iPad’iniz, bir iPod ve bir Mac’iniz, yani biri daha “mobil” , biri daha “sabit ve geniş” iki apple ürününüz varsa yiyebiliyorsunuz. tekelciliğin daniskası…

daha “özgür” ve daha “ucuz” ne olabilir?

google, size bu hizmeti uzun yıllardır veriyor aslında… çoğunuzun, 7 küsür gb kapasiteli gmail hesabınız var. gmail’i, dosya yöneticisi -gdrive- olarak kullanmanızı sağlayan üçüncü parti yazılımlar mevcut. ancak, üçüncü parti yazılımlara girişmeden, google size bunu google docs ve picasa ile de sunuyor. google docs’a yine gmail’deki veri kapasitenizi kullanarak, her türlü dökümanı yükleyebiliyorsunuz. buna resim ve videolar da dahil… picasa’ya ise resim ve video dosyalarınızı yükleyebiliyorsunuz.

maalesef google, google docs hizmetini çeşitli sebeplerden ötürü duyuramadı ve benimsetemedi. ben dahi, kısa bir zaman öncesine kadar google docs’u, web tabanlı bir metin işlemciden farklı görmüyordum… bu belki isminden, belki de kötü tasarımından…

ancak android ile mobilite dünyasına çok hızlı dalan ve sektörde liderliğe oynayan google, bu sorunu aşacak. çeşitli forumlardan duyduğuma göre, google, google drive ismiyle, daha gelişmiş bir sunucu / depolama hizmetine yakında başlayacakmış.

google docs gerçekten kötü bir tasarıma sahip. yüklediğiniz dosyaların türlerini ancak uzantılarından anlayabiliyorsunuz. “dönüştürme” desteği vermediği bir dosya türü ise, web tabanlı olarak görüntüleyemiyorsunuz. ancak yine de her formattaki dosya için size yükleme izni veriyor, kendisi desteklemese de indirmenize olanak tanıyor ve paylaşıma açmanıza müsaade ediyor. bu da bir şeydir.

bu eksikleri bir yana bırakırsak, en azından web tabanlı yükleme yaparken, klasörler halinde, hatta iç içe dizinler halinde bozmadan yükleme yapmanıza olanak sağlaması bir artı. zira mesela dropbox’ta buna izin yok, sadece kendi programını yüklerseniz…

ikinci seçenek, dropbox… ben uzun zamandır yedekleme ünitesi olarak kullanıyordum. ancak pekala “bulut” hizmeti için de kullanılabilir… tasarımı çok daha basit, sade… mobil cihazlar için uygulama desteği var. web üzerinden çok rahat yükleme/indirme yapabiliyorsunuz. yüklediğiniz dosyaları isterseniz başkalarıyla paylaşabiliyorsunuz… desteklemediği dosya türü yok, dosyaları ister indirip, ister tıklayıp çalıştırabilirsiniz…

tek kötü yanı, size verdiği kota… zira dropbox, ücretsiz üyelik için 2 gb kota sunuyor. google’da bu rakam başlangıçta 7.5 gb civarındaydı…

dropbox’a alternatif siteler de var. kimisi ücretsiz üyelik için 5 gb da sunuyor… ancak benim bildiğim en eski, köklü ve güvenilir seçenek, dropbox…

peki ben nasıl kullanıyorum? öncelikle, google’dan ekstra 20 gb yer daha satın aldım. fiyatı çok ucuz, sadece yıllık 5 dolar… böylece gmail, google docs ve picasa için toplamda 27 gb alanım oldu. başlangıç için idare eder… sık kullandığım, her an ulaşmayı istediğim ya da ulaşabileceğimi düşündüğüm tüm dosyalarımı google docs’a yükledim. klasörler halinde düzenleyerek yaptım bunu… ayrıca tüm fotoğraf arşivimi de picasa’ya upload ettim. yine burada da tek tek albümler oluşturdum ve gizlilik ayarlarını düzenledim.

dropbox’ta -şimdilik- ekstra alan satın almadım. sık kullanmadığım ama “bir kenarda dursun” dediğim ya da kaybolmasını da istemediğim tüm dosyalarımı kategoriler halinde sıkıştırdım ve dropbox’ta bir “yedekler” klasörü oluşturup yükledim. dilediğim zaman bir tıkla indirebilir ve açabilirim. yine ön tanımlı “public” klasörünü de paylaşıma açık dosyalarım için kullandım. son olarak, google docs’ta olmasını istemediğim kimi özel dosyaları da buraya koydum… (neden bilmiyorum ama sanırım yine “tasarıma” gelip dayanacak olay, dropbox bana daha güvenli gözüktü… kim bilir, belki de google’ı daha çok kullandığım ve başkalarının yanında da kullanabileceğim ihtimali içindir…)

ileride, kullanım durumuma göre, dropbox’tan da ekstra alan alabilirim. ancak fiyat kıstasını göz önünde bulundurursak (dropbox’ta 50 gb alan yıllık 100 dolar iken, google’da 80 gb yıllık 20 dolar, 400 gb ise yıllık 100 dolar. yani google, dropbox’tan 8 kat daha ucuz.) google tercihim olacak gibi…

bir de, yukarıda bahsettiğim gibi, google’ın yeni uygulamaya koyacağı “drive” hizmetinden umutluyum. daha şık ve sade bir tasarım, daha çok dosya desteği umuyorum. e eşşek değillerdir, google docs’taki dosyalarımı buraya aktarmam için de bir seçenek sunarlar.

açıkçası, bu iki siteden / hizmetten farklı alternatifler denemedim, maceraya ve hesap kirliliğine gerek duymadım. zaten bulut dediğimiz olay, tek elde toplanmadan on yere yayılırsa, esprisini kaybeder. ancak türk telekom’un “ttnet bulutu” isimli servisine, müşteri temsilcisinin ısrarıyla üye oldum. 50 gb alanı aylık 5 tl’ye verdiler. aktivasyonu yaptım, göz attım. dosya desteği güzel, paylaşım imkanı var, mobil uygulamalara desteği var fakat hayati bir şey yok… web üzerinden yükleme… ttnet bulutu’na yükleme yapmak için illa ki bir program indirmen gerekiyor. e ne anladım ben bu işten? iş bilgisayarına program yükle, evdekine yükle, telefona yükle, tablete yükle, ölme eşeğim ölme bekle ki yaz gelsin… durumu ttnet yetkililerine de aktadım ama -henüz- ciddi bir yanıt alamadım. oysa aylık 10 tl gibi bir rakamla “sınırsız” alan sağlamaları da beni cezbetmişti, web üzerinden dosya yüklememe imkan sağlasalar, belki de bir tek onu kullanacaktım. ttnet’in her işi gibi, bu da olmuş ama yarım olmuş…

kısacası şu an “bulutum” ve ben mutlu mesuduz, özgürüz, mobiliz…

blog son zamanlarda teknoloji blogu gibi oldu ama, siz de idare ediverin azcık.

Filed under bulut bilişim cloud clouding joli os apple icloud google docs dropbox

0 notes

kitap fuarı üzerine…

tüyap istanbul kitap fuarı yaklaşıyor. her sene olduğu gibi, okumayı-yazmayı seven, entelektüel birikimi olan insanlar da, “gibi” yapanlar da, fuar muhabbetiyle yatıp kalkacaklar bir hafta boyunca… fuar konusu açıldıkça, az-çok kitaptan anlayan herkese aynı şeyi söylüyorum; “orası fuar değil, panayır… gitmeyin boşu boşuna…”

bu görüşüm, kitapçılık mesleğiyle iştigal ettikten sonra daha da pekişti ve somut örneklere kavuştu. (silivri’de yaklaşık bir yıl boyunca, 10 metrekare bir dükkancıkta, kitapçılık ve sahaflık yaptım. maddi olarak yerlerde sürünmeyi saymazsak, en zevkle yaptığım işlerden biriydi.)

ben, imza günlerim harici tüyap fuarı’na gitmiyorum. bu sene imza günüm de olmayacağı için, daha rahatım.

peki böyle düşünmemin, söylememin nedeni ne?

birincisi; orada düzenlenen organizasyonun “fuar” mantığıyla ilgisinin olmaması… tüm dünyada, tüm sektörlerde, fuarlar “profesyonellere” hitap eden organizasyonlardır. örneğin, mobilya fuarına, “eve yemek odası takımı lazım, hadi gidip fuardan alalım.” diye giden birine rastlayamazsınız. fuarlar son tüketiciye hitap etmez çünkü… mobilya fuarına, mobilya mağazası sahibi gider, marangoz atölyesi olan gider, o senenin modasını, yeni çıkacak ürünleri görür, öğrenir, çeşitli üretici firmalarla iş anlaşmaları, sözleşmeler yapar. sonra da evine yemek odası takımı alacak olana satar. tüm sektörlere uyarlayabilirsiniz bunu, turizm fuarına tatile gidecek olan değil, turizm acentesi olan gider, kapı pencere fuarına evine çelik kapı taktıracak olan değil, çelik kapıyı takacak olan gider…

kitap fuarında da mantık, benzer biçimde işleyişin, fuara kitap evi sahiplerinin gitmesi, yayınevleriyle anlaşmalar yapması, önümüzdeki aylarda neler çıkacak, hangi kitapların yeni baskıları yapılacak öğrenmesi, dağıtım firmalarıyla, yazarların menajerleriyle tanışıp, organizasyonlar planlaması gibi şeyler üzerinden yürümesi olmalı…

ancak, gariptir ki bir tek kitap fuarında, kendisine okumak için tek bir kitap alacak olan da gidiyor. çünkü orada fuar düzenlenmiyor. orası dev çapta bir kitapçılar çarşısı, bir kitap panayırı…

ikincisi; fiyat politikası… haydi, diyelim ki, arz-talep dengesi ekseninde böyle bir talep gelişti, son tüketici fuara gelmek, yayınevi standlarını gezmek, onların kitaplarını görmek istiyor. amenna.

peki yılda bir kez düzenlenen böyle bir organizasyon için, böyle büyük bir arz için, %30 indirim, %20 indirim gibi komik, adeta alay eder gibi rakamlar belirlemek de nedir?

normalde, yayınevleri, çıkarttıkları kitapları, dağıtıcı firmalara etiket fiyatının %50’si üzerinden verir. hemen hemen ortalama piyasa budur. yani bu demektir ki, bir yayınevi, normal zamanda 20 TL etiketli kitabı, elinden 10 TL’ye çıkartarak kar elde edebilmektedir… yani yılda bir düzenlenen bir organizasyonda da, bu kitaplar çok rahatlıkla %50 indirimle satılabilir. ki olması gereken de budur. oysa fuarda mantık tamamen, tüketiciyi kazıklamak üzerine kurulmuş.

fuardan bir ay sonra, cağaloğlu’nda istediğiniz kitap deposuna ya da yayınevine gidin, tek bir kitabı perakende almak istediğinizi söyleyin, o kitabı zaten %50 indirimle alabileceksiniz. ama ortam fuar olunca, ellerinden %50 indirimle çıkarttıkları kitabı, size %20 indirimle utanmadan satabiliyorlar…

peki böyle bir ortama, bu şartlar altında gerek var mı? günümüzde internet kitapçıları, yılın 365 günü kitapları gayet makul fiyatlarla satıyor. hiç bir özel kampanyanın olmadığı, belli bir miktarda alıp da ekstra indirimden yararlanmadığınız bir üründe dahi, herhangi bir internet kitapçısı size otomatikman, yılın 365 günü %20 indirim yapıyor. hatta çoğu zaman bu rakam daha da fazla oluyor. kaldı ki internet kitapçısının o işten karı var. yani siz normalde 13 TL iken, fuarda birinci elden aldığınız kitaba da 10 TL ödüyorsunuz, fuardan iki ay sonra internet üzerinden bir kitap satış sitesinden, ikinci kişiden aldığınız kitaba da 10 TL ödüyorsunuz… üstelik ikinci şıkta yol derdi, otopark problemi, izdiham, kuyruk, kaybedilen saatler, aralardaki cafelerden yenilen muazzam kazıklar vs. de yok. kitap ayağınıza geliyor.

kitap fuarının belki tek esprisi, imza günleri… tabi bu da tartışılabilir… bir hafta sonra zaten bilmemne avm’de imza günü düzenleyecek bir yazar için tüyap’a gidilir mi diye düşünebilirsiniz…

kendi yayınevim dahil, bir çok yayınevi sahibi, bana bu yazdıklarım için kızacaktır. ancak gerçekler bunlar…

Filed under kitap fuarı tüyap fuarcılık

1 note

joli os ve jolicloud

bilenler bilir, ben sıkı bir linux kullanıcısıyım… daha doğrusu, hayalini kurduğum macbook air’e kavuşana kadar… zira o yavruyu elde ettiğim gün, ubuntuymuş, pardusmuş, kralını tanımam dakkada satarım.

en son maceramda, netbook’uma android kurmaya çalışmış, başarılı da olmuş ancak modemi tanıtamadığım için gerisin geri dönmek zorunda kalmıştım. daha önce ubuntu netbook edition kullanıyordum, android denemesinden sonra, madem değişiklik için yola çıktık, değişik olsun dedim ve xubuntu’da karar kıldım. yaklaşık iki aylık bir maceramız oldu kendisiyle lakin, sık sık hatalar vermesi, takılması ve en sonunda da, internetten video izlemeyi imkansız hale getiren yavaşlık sorunları nedeniyle pes ettim. bir zamanlar gezdiğim bloglardan birinde, joli os diye bir şeye rastlamış, instapaper’de “bir ara bakarım” diyerek arşivlemiştim. aklıma geliverdi ve “denemekten bir şey olmaz” dedim, sıvadım kolları.

öncelikle, jolicloud ve joli os, artık yavaş yavaş yaygınlaşmaya başlayan bir çeşit “bulut” sistemi… artık sabit sürücülerin işlevinin kalmayacağı, her verinin internet üzerinde depolanacağı ve tüm verilerinize, zaman-mekan kısıtlaması olmadan senkronize bir biçimde ulaşabileceğiniz bir dünyaya adım atıyoruz. belki bunu şu an, -henüz denemesem de- icloud ile en iyi apple yapıyor ama, joli de, google, microsoft live, dropbox, yahoo gibi devlerin sunduğu olanakları birleştirip, tabiri caizse voltran’ı oluşturup, benzer bir işleve soyunuyor.

işletim sistemi temelde linux üzerine kurulu. ancak benim gibi yıllardır linux kullanan biri bile, ince ayarlara saldırmadan, bunu farkedemedi. bilgisayarı açınca, karşınıza, oldukça iyi modifiye edilmiş bir masaüstü paneli geliyor. sosyal medya ve internetin tüm nimetleri, bu panelde, application süsü verilmiş kutucuklarla emrinize amade halde bekliyor. application süsü verilmiş diyorum, çünkü neredeyse her şey, ağ üzerinden yönetiliyor ve joli, size kullandığınız sitelerin ya da web tabanlı yazılımların, özelleştirilmiş kısayollarından fazla bir şey sunmuyor.

daha düz dille, şöyle tarif edeyim. masaüstü panelinde, twitter ikonuna tıkladığınızda, sadece twitter’ın açıldığı bir tarayıcı sayfası ekranı kaplıyor. facebook, youtube, picasa vs. için de bu böyle. döküman işleriniz için size microsoft live’ın döküman çözümünü ya da google docs’u öneriyor ki bunlar da yine açılan birer browser penceresinden ibaret.

dosya yöneticisi kısmı ise, hem linux’un dosya yöneticisini, hem de entegre halde dropbox ve google docs’u kullanıyor. yani, bilgisayarınızın harddiskindeki dosyaları görüntüleyip müdahale edebileceğiniz gibi, dropbox’taki dosyalarınızı da tek tıkla indirmek ya da açmak mümkün olabiliyor. joli, neredeyse her şeyi, üçüncü parti yazılımlarla çözüyor.

fakat işin en güzel ve doğasına uygun kısmı şu, diyelim ki dizüstü bilgisayarınızda joli kullanıyorsunuz. iştesiniz ve akşam evde üzerinde çalıştığınız raporu yanınıza almayı, mail atmayı vs. unuttunuz. kendi sitesinden kullanıcı adı ve şifrenizle giriyorsunuz, iş bilgisayarınız, dizüstü bilgisayarınız haline geliyor.

şimdilik, amacını fazlasıyla yerine getiren bir uygulama. bu teknolojinin çok yeni olması nedeniyle eksiklikler var, aynı şekilde menü / görsellik konusunda da “daha iyi olabilirdi” dediğim durumlar var ancak, bunlar tolere edilebilir.

bir süre, joli ile oynayacağım, belki o sırada hayalime kavuşur, macbook ile icloud deneyimimi paylaşırım.

Filed under bulut bilişim cloud clouding joli os jolicloud dropbox google docs

0 notes

itiraf.com’daki dergisahibi rumuzum uzun bir süre önce çalınmıştı. daha doğrusu, ben hesaba çok uzun bir süre erişemediğimden, öyle olduğunu tahmin ediyorum. site yönetimiyle uzun süren bir iletişimin ardından, ikna oldular ve hesabımı geri alabildim. ancak, bu sürede yasaklılar listem boşalmış, bazı isimler yasaklı listesine eklenmiş, bazı mesajlar silinmiş… kısacası, şüphelerimin doğruluğuna yeterli kanıt var, hesap birileri tarafından ellenmiş… yapılabilecek tek şey var, son 7-8 ay içinde, o siteden dergisahibi rumuzuyla mesaj alanlar ciddiye almasın, söz konusu mesajlar benim, yani kaan göktaş tarafından yazılmamıştır.

Filed under itiraf itiraf.com dergisahibi kişisel

0 notes

Iphone ile Gmail Rehber senkronizasyonu.

geçtiğimiz haftalarda, iş hayatında blackberry kullanımı ile ilgili, kendi tecrümelerimi konu edinen bir yazı kaleme almıştım. ondan önce de, android tabanlı telefonlar ile iphone’u kıyaslayan bir yazıyı alıntılamıştım. sıradaki hedefim, kişisel, günlük kullanım açısından android tabanlı telefonları ve android işletim sistemini değerlendiren bir yazı yazmaktı ancak ben yazıyı yazana kadar, bir de iphone sahibi oldum. bu durumda, yazının içeriğini biraz daha kapsamlaştırıp, günlük kullanım (bu tabire multimedya ve internet kullanımından, telefonu kulağa götürüp “alo” demeye kadar bir çok şey giriyor, anlatmak istediğim doğrudan profesyonel amaçlı olmayan şeyler… pek ala bir iphone ya da bir htc ile de iş hayatınızı yönetebilirsiniz. lakin, iş telefonu iş içindir. türk telekom’un kampanyası gibi yani, evde ev telefonu, işte iş telefonu…) açısından iphone ve android’i kıyaslayan bir kısım daha ekleyeceğim.

ama önce, yol gösterici olması açısından, bir çok insanın sıkıntı yaşadığını tahmin ettiğim bir olaya açıklık getirmek istiyorum. olay şu…

iki telefon kullanıyorum, biri blackberry, bir diğeri yeni gözdem iphone 4s.. iki telefonun da rehberlerinin, kişi listelerinin aynı ve senkronize olmasını istiyorum. çünkü gün içinde aynı numarayı iki telefona iki defa kaydetmek, gerektiğinde bu numara hangi telefondaydı diye aranmak istemiyorum. tabi aynı zamanda, telefonun bozulması, formatlanması, çalınması, telefon değişikliği gibi durumlar için de web ortamında tutulan global bir yedek istiyorum. istediğim an tüm kişilerimi geri yüklemek istiyorum. çok şey istiyorum.

ama bu saydıklarımın hepsi mümkün.

blackberry’de, zaten google sync uygulaması ile, google kişileriniz ile blackberry rehberini senkronize etmek mümkündü. burada sorun yok. android kullanırken de, android’in zaten varsayılan olarak gelen özelliği ile yine bu mümkündü. dolayısıyla, blackberry ile android tabanlı telefonum, otomatikman senkronize sayılıyordu.

fakat iphone sahibi olunca iş değişti. ve biraz karmaşıklaştı. hepsi de çok önemli olan contactlarımı kaybetmemek için, önce, android tabanlı telefonuma veda etmeden, kendi menüsünden rehberimin bir yedeğini aldım. vcf formatlı yedek dosyasını, gmail hesabıma mail olarak gönderdim. gmail’i web üzerinden açarak, ek dosyadaki kişileri, gmail rehbere ekledim. bazı çakışmalar ve çift kayıtlar oldu, bunları tek tek elle sildim. sonra şurada yazan talimatları uyguladım.

ve tatam… şu an iphone’a bir kişi eklediğimde anında, gmail rehberde web üzerinden görebiliyorum. web üzerinden o kaydı sildiğimde, anında iphone’dan siliniyor. iki telefondan birine bir isim eklediğimde veya sildiğimde, aynı anda hem web tabanında, hem de diğer telefonda da değişiklik gerçekleşiyor.

bu yazıyı uzun uzun yazmamın sebebi, apple store’da google senkronizasyonu adıyla ücretsiz sunulan bazı yazılımların hem işe yaramaması, hem de tüm listenize spam mailler göndermesi. tatsız durumlar yaşamamak ve hayalkırıklığına uğramamak için, bu önerimi uygulayın derim.

Filed under iphone apple gmail contacts android

0 notes

internette para kazanmak için…

  • iyi bir iş fikri bulun: ne satacaksınız? içerik mi? ürün mü? servis mi? insanlar neden sizden alsınlar?
  • iyi bir pazarlama planı yapın: müşteriniz kim? nerelerde bulunur? onlara ulaşmak için ne yapmak gerekir?
  • iyi bir tasarım yapın: iyi tarasım, yoğun ve karmaşık tasarım değildir. aksine basit, kullanımı kolay olmalıdır. ‘simplicity’ kelimesini aklınızdan çıkartmayın.
  • sosyal ağlarda, forumlarda, bloglarda, facebook statunuzde, twitter’da, friendfeed’de… kısacası aklınıza gelebilecek, viral etkisi olan her yerde servisinizi duyurun. bırakın insanlar servisinizle ilgili yorum yapsın. iyi veya kötü… iyilerden müşteri, kötülerden daha iyi olmak için fikir kazanırsınız.
  • tahsilatınızı kolay hale getirin. kredi kartı, banka havalesi gibi zor ve yaygınlığı az ödeme şekillerinin yanında cep telefonu üzerinden ödeme yapılmasına olana tanıyan mobil ödeme gibi servisleri kullanın.

Filed under yatırımcılık girişimcilik internet