YAZAR KAAN GÖKTAŞ'IN KİŞİSEL GÜNLÜĞÜ...

10 notes

girişimcilik…

bu aralar yeni bir kaç proje üzerinde çalışıyorum. kendi ajanslarımın içerik ve hizmet geliştirmesi, üstüne iki tane yeni web fikri… iki güzel web sitesi projesi var kafamda. bu konuda know-how desteği için twitter‘da çağrıda bulunduğumda, internet girişimciliği konusunda türkiye’de bir idol olan ve istanbul.net’ten tutun da, uzman tv’ye kadar bir çok sitenin yaratıcısı ersan özer, bana bir döküman gönderdi…

ersan özer’in üzerinde durduğu konu, benim de sorduğum “web girişimciliği” idi ancak, konuya giriş yaptığı üç alt başlığı, aslında “girişimcilik / yatırımcılık” ana başlığının her koluna monte edebiliriz.

“var olan bir modeli klonlamak, var olan bir modeli geliştirmek / iyileştirmek ya da sıfırdan bir fikir ortaya atmak…”

ülkemizde “girişimcilik” denilince sanırım akla hep en son seçenek geliyor; sıfırdan bir şey ortaya atmak, bir buluş ortaya koymak… sonra da ortalık “suyla çalışan araba yaptım, con ahmet’in devirdaim makinasını buldum…” diye dolaşan mucitlerden geçilmiyor..

var olan bir modeli kopyalayıp yerelleştirmek ya da üzerine bir şeyler katıp daha iyi duruma getirmek ise genelde “tü kaka” sayılıyor.

oysa teknoloji çağında, çoğu buluşun, şu an hayatımızda yer eden bir çok şeyin hikayesinde, daha önceki başarısız ya da yetersiz örneklerin evrimi yer alıyor…

aslında konuyu başka bir yere getireceğim. yeme-içme olayına, lakin bağlantıyı kuramıyorum. “hop” diye geçmekten başka çare yok…

ne zaman, son zamanlarda etrafımızı mantar gibi saran avm’lerden birinin yeme-içme katına gitsem ve oradaki “enternasyonalizmi” görsem, aklıma aynı şey geliyor… bir yanda burger king, pizza hut, arby’s, öbür yanda dönerci, pideci…

ne yazık ki, yukarıda da gördüğünüz üzere yabancıları marka ismiyle sayarken, bizimkileri sektörle geçiştirdim… çünkü aklıma bir tane bile marka gelmedi, gelenleri de söylesem anlayan olur mu ya da ben doğru mu hatırlıyorum acaba diye tereddüt ettim… işte konumuz tam da bu…

farkında mısınız bilmem ama yeme-içme konusunda dünyanın en renkli ve çeşitli, üstelik de lezzetli kültürlerinden, mutfaklarından birine sahip olduğumuz halde, ilaç için bir tane bile markamız yok. dünya devini falan bıraktım, orta ölçekli bir işletmeye razıyım…

adam dana etini fırınlayıp yaprak yaprak kesmiş… iki dilim ekmek arasına koymuş, aynı malzemeyle on çeşit ürün yaratmış… bizimki dana etini şişe geçirip ateşte pişirmiş, yaprak yaprak kesmiş, yaratabildiği en baba fikir, yuvarlak pidenin arasına koyup satmak…

pizza hut, little ceasars, domino’s, pizza pizza, subaro… elin adamı pizzayı, bin çeşitle, bin seçenekle, dünya çapındaki markalarla satıyor… bizim garibim pide de, bin çeşit, bin seçenek ama yüzüne bakan yok… pide başka bir kültürün mutfağında yer alsaydı, şimdi kenarı sosislisi, peynir dolgulusu, çift kat hamurlusu, mantarlısı, acılısı… bin çeşit yaratıcı fikirle bir dünya yiyeceği olmuştu ve biz dünyaca ünlü bir pide restoranının franchising şubesine gidip, üstüne pastırma, sucuk koydurup “anadolu ateşi” diye yiyor olacaktık.

daha onlarca yemeğimizi sayabilirim…

geçtiğimiz gün yine bir avm’de, sultanahmet köftecisi’nin önüne denk gelen masalarda oturuyorum. gözüm mekana takıldı… sonra da yukarıdaki menü tabelalarına… sultanahmet köfte, porsiyon, bir buçuk, ekmek arası… gayet güzel gidiyor… çorba falan… sonra.. hamburger… menü bu.

kalktım, kasaya gittim, siparişleri alan görevli çocuğa sordum; “hamburgerinizin içinde ne var?” “köfteee” diye gayet doğal bir cevap verdi… hayır, ne köftesi? efendim, gururla ünlü bir markayı saydı ve “x’in hamburger köftesi efendim” dedi. merd-i kıpti şecaat arz eylerken sirkatin söyler…

aslında ana fikir olarak güzel, çocuklar için, özenti ergenler için, turistler için…köfteci dükkanısın, menüne hamburger koyuyorsun, o iki dilimin arasına, kendi köfte harcından pişirip koysana, ismine de ne bileyim “sultanahmet burger” desene… üstelik şöyle bir nüans var, gavurun hamburgerinde, aradaki bizim galat-ı meşhur olarak “köfte” dediğimiz şey, “köfte” değildir… köfte, kıymaya soğan, ekmek içi, kimyon, karabiber falan konularak elde edilen harcın pişmişidir. gavur hamburgerine sadece çekilmiş, yoğurulmuş ve yuvarlak form verilmiş et koyar. bildiğimiz kıyma, tuz, biber… bu kadar. zaten o yüzden de reklamlarına, ürün tanıtımlarına dikkat edin, köfte demezler, “dana eti” derler aradaki mamule… yani sen, hamburger ekmeğinin arasına “köfte” koymayı akıl etsen, zaten doğal olarak yeni bir ürün meydana getirmiş olacaksın…

tekirdağ köfte, inegöl köfte, sultanahmet, akçaabat, kaşarlı, kasap, satır, odun… zilyon tane köfte çeşidinin olduğu bir türkiye ve “geleneksel” bir köftecide, mc donalds’in, burger king’in yüzüncü sınıf çakması, taklidi bir hamburger…

köken olarak, göçebe bir toplumuz… yani elin şişman, hımbıl amerikalısının fast-food kültürü varken, bizim yemeklerimizin sofrada yarım saatte tüketilecek şeyler olması biraz çelişki değil mi? hızlı tüketime elverişli yemeklerimizi de marka haline getirememişiz, bizden başkası tanımıyor. döneri tabağa koyup, yanında pilavla on beş dakikada yiyoruz.

işin özü… bizim tek bir eksiğimiz var. özdeğerlerimize olan inancımızın, güvenimizin ve sempatimizin düşük olması… tabi bir de, bu inanca, sempatiye sahip olsak bile, onları dünya çapına çıkaracak, gavurun know-how dediği bilgi, birikim, basiret…

sonra da donald amca dayıyor burnumuza beef diye bizim kırk yıllık satır köfteyi, mc turko‘yu, bayıla bayıla yiyoruz tabi…

Filed under girişimcilik yatırımcılık risk sermayesi vc venture capital innovasyon

  1. kaangoktas posted this